13 Şubat 2013 Çarşamba

Edebi saçmalamalar - 3 (SARI-SİYAH BİR HİKAYE)

Üniversiteye yeni başlamışız. Çevremiz henüz dar, o yüzden lisede 7 sene birlikte okuduğumuz arkadaşlarla birbirimize sarılıyoruz fırsat buldukça.

O arkadaşlardan Orhan bir ders arasında sordu:

"Abi, bir şey soracağım. Sen liseye başladığımız ilk gün okulun marşını söylüyordun. Nereden biliyordun?"

E yuh ama Orhan! 7 sene içinde mi tuttun bunu?

"Babam da bizim okuldan, o öğretmişti bana."

Babam, Sakarya Marşı'yla birlikte hayatımdaki sarı-siyah kavramların sayısını ikiye çıkartmıştı. Öncesinde başka bir sarı-siyah sevdam vardı, ki onu da hayatıma sokan babamdı.

Gırgır!

Hayır, süpürge olan değil. Bugün bile gazete bayiilerinde ismini görebileceğiniz mizah dergisi olan. (Ama yalnızca ismini çünkü "o" Gırgır, 1980'lerin sonu, 1990'ların başında bir gece yarısı ruhunu kaybetmişti. O da ayrı bir hikaye.)

Henüz okuma yazma bilmeyen ama sayesinde okumayı okula gitmeden söken ben, o çocuk halimle çoğu esprileri anlamadan iple çekerdim babamın her hafta eve Gırgır'ı getirmesini. Pek hatırlamıyorum, annemle babam anlatıyor, defalarca okuturmuşum babama dergiyi. Bazen atlarmış ya da eksik okurmuş babam, "o öyle değildi" diyerek kaçırmazmışım.

Sonra sonra esprileri anlamaya, yazar-çizer tayfasını tanımaya başladım. Kimler yoktu ki? Oğuz Aral, Tekin Aral (daha çok Fırt'taydı o), İlban Ertem, Nuri Kurtcebe, Bülent Arabacıoğlu, Latif Demirci, Atilla Atalay, Hasan Kaçan, Ergün Gündüz, Sarkis Paçacı, Galip Tekin, Ramize Erer, Özden Öğrük... Şimdinin gençleri pek bilmez, Utanmaz Adam'ımız, Avanak Avni'miz, Bülent Arabacıoğlu'nun çizdiği orta sayfamız, Hasan-Ergün'ümüz, Mort Walker'in çizdiği Hasbi Tembel Er'imiz (ki dergideki tek yabancı işti), Eşek Herif'imiz, Muhlis Bey ve Yavlum Mithat'ımız, Galip Tekin'den fantastik öykülerimiz, İlban Ertem'den, çizgi romanlarımız, Gaddar Davut'umuz, Biraz Da Savaşalım'ımız, Çılgın Bediş'imiz, Hafiyesi Mahmut'umuz, En Kahraman Rıdvan'ımız ve daha neler nelerimiz vardı!

Tabii en arka sayfada amatörlerimiz ve içerde Oğuz Aral'ın amatörlere işin tekniklerini anlattığı, "gereksiz taramalardan kaçın"malarını tembih ettiği Çiçeği Burnundakiler'imiz.

Bizler şanslıydık be! Tek kanal TRT'imiz vardı, o da siyah-beyaz. Eve telefon bağlatmak bile başlı başına olaydı. Oyun oynamak için bir arkadaşla bir araya gelmek yeterdi. Bir de top, bakkaldan alınma, plastik, çoğu zaman akşamı görmeden patlayan. Saklambaç oynardın, saklambacın kukalısını oynardın, sayınız fazlaysa yakar top, bizden size kim düşer, yağ satarım bal satarım... Ucuzun ucuzu oyuncak arabalarla -ya da kızsanız bebeklerle- sabahtan akşama oynardınız sıkılmadan. Misketler olmazsa olmazıydı bir çocuğun. Hiç bir şey yok mu? Bazen büyükçe bir çivi yeterdi hava kararana kadar kendinizi kaybetmenize. Annenizin "hadi artık"ları istemeden sürüklerdi ayaklarınızı eve. En büyük lüks lunapark olurdu. Varsın olmasındı sayısını bilmediğimiz kanallarımız, 3D, HD falanlarımız. Olmasındı akıllı, dokunmatik, göt cebi telefonlarımız. Playstation, X-Box falan da neydi? AVM ise alelade yan yana gelmiş 3 harfti anca. Hayat bu kadar acımasız değildi daha, teknolojinin esiri olmamıştık bu denli, insanlar plazalarda öğütülmeye başlamamıştı henüz. Zaten plaza nedir, onu da bilmiyorduk ki.

Sonra saatli maarif takvimlerinin yapraklarını kim, kaçar kaçar ve nasıl bir hızla kopardıysa artık...

Sarı-siyah'ın okul olanı biteli 20 sene olmuş ama gönül bağı baki. Dergi olanınınsa içine sıçılalı 20 seneden fazla. Olsun. O günlerin "çiçeği burnundakiler"i bugünün mizahçılarını yetiştirdiler. Mizah anlayışı değişse de gülecek karikatürlerimiz, yazılarımız var hala.

Ama istisnasız hepsi tek ismi "baba" bilir.

Oğuz Aral.

Oğuz Aral, bir 26 Temmuz günü aramızdan ayrıldığında sarı ve siyah renkler hafif solsa da, o renklerin anlamı hala büyüktür benim için.

Ve benim "baba"m... Hayatıma o iki rengi sokan adam... 1940 yılının 26 Temmuz günü yemiştir kıçına ilk şaplağı ebesinden.