24 Ağustos 2011 Çarşamba
18 Ağustos 2011 Perşembe
Edebi saçmalamalar - 2
İlkokul 3'e gitmekte olan Berk, Berk'in 2 yaş küçük kardeşi Alper, Alper'in yaşıtı ve adaşı ikinci bir Alper ve Berk'in hem mahalleden hem de sınıftan arkadaşı Serkan, ellerindeki kocaman taşlara sımsıkı yapışmış, kendilerine bakarak pis pis sırıtan ve en küçüğü lise 1'e giden çocuklara öfkeyle bakıyorlardı. Korkmuyorlardı karşılarında duran mahalleli "ağabeyler"den.
Mahalleli "ağabeyler"in farkına bile varmadıkları, varsalar bile umurlarında olmayacak bu gerginlik, en büyükleri Selim'in, ayağının altındaki meşin topu şık bir hareketle kaldırıp sektirirken "tamam ulan, kurun kaleleri" demesiyle dağıldı. Berk, Serkan ve Alperler'in yüzünde güller açtı, sımsıkı yapıştıkları taşları eşit aralıklı kaleler haline getirerek, boş bir alana ve topa sahip her Türk'ün yaptığı şekilde maç düzenine geçtiler.
Berk ve kardeşi Alper babadan Fenerbahçeli'ydi, Serkan'sa Galatasaraylı. Trabzonlu bir ailenin çocuğu olan ve diğer Alper'le karışmaması için diğerleri tarafından pek yaratıcı olmayan bir şekilde "Laz" lakabı takılan ve bunu mutlulukla kabullenen Alper ise memleketinin takımına gönülden bağlıydı. Hepsi de "top oynamayı" çok seviyor, okulda teneffüste, evde nereyi bulurlarsa, şimdiki gibi yaz tatillerinde oturdukları yerin yakınındaki boş arsada, kısaca buldukları her fırsatta ve her yerde; meşin, plastik, ezilmiş kola kutusu demeden her türlü topla bu büyülü oyuna kendilerini kaptırıyorlardı.
Hangisine sorsanız, iyi bir takımdılar. Berk gol atmayı, küçük kardeşi Alper'se gol kurtarmayı seviyordu. Rahatına düşkün olan Serkan, fazla hareket gerektirmediği düşüncesiyle defansta duruyor, Laz Alper'se Karadeniz'in hırçın dalgaları misali hareketli olduğundan ortada durmayı tercih ediyordu. Yani, hangisine sorsanız, 1-1-1 formasyonundan şaşmayan sağlam bir takımdılar.
Selim'in başını çektiği "ağabeyler" ise, yaşlarının getirdiği ergenlik ve hormonlarla futbolu kızlara değişmiş olmalarına rağmen, ilk gözağrılarından yine de vazgeçmiyorlardı. Yaz tatilinin başlamasıyla birlikte, sıcak havalar için güneye göç eden leylekler misali soluğu çoktan Bodrum, Marmaris gibi tatil beldelerinde almış kız arkadaşlarının yokluğunda, yapacak tek aktivite elbette futboldu. Gerçi aileleri, üniversite sınavlarına şimdiden hazırlanmaları gerektiğini söylese de ders çalışmak ve tatil kavramları, üniversitede yaz okuluna kalacakları zamana kadar -her öğrencide olduğu gibi- birbirleriyle aynı cümlede kullanılmaması gereken kavramlardı.
Meşin topu Selim getirmişti ancak akranları İbrahim, Fatih ve Murat, maç yapmak için yeter sayıya ulaşmalarını sağlamıyordu. O nedenle beklemeye karar verdiler çünkü yaz tatilinde mahalledeki her çocuk, annesinden izin alır almaz soluğu maç yapmak üzere burada alırdı. Öyle de olmuştu ama karşılarındaki "ufaklıklar"ı denkleri olarak görmüyorlardı. Kafa kafaya verip kısa bir istişare yapmışlar, sonunda "ufaklıklar"la eğlenmeye karar vererek -pis pis sırıtmaları bundandı- kurdurmuşlardı kaleleri.
Selim, İbrahim, Fatih ve Murat için hangi mevkide oynadıkları önemli değildi. Hiçbiri kalede durmayı sevmezdi sadece, o kadar. O nedenle kalede sürekli değişirler, hücuma hep beraber çıkarlar, savunmaya hep beraber dönmezlerdi, daha doğrusu dönemezlerdi çünkü o yaştaki bir çok çocuğun yaptığı gibi gerek büyüdüklerinin bir ispatı olarak gördüklerinden, gerekse kızlara hava atmak için ailelerinden gizli içtikleri sigaralar kondisyolarını azaltmıştı. Attıkları her deparda eskiye nazaran daha çabuk şişiyor, o nedenle kaptırdıkları her topta defansa dönüyormuş gibi yaparak aktif dinleniyorlardı. Kalede durup, birazdan kaleden çıktığında aynı haltı yiyecek olan ise, bunu bilmesine rağmen sinkaflarla karışık bağırıp dururdu arkadaşlarına.
Kaleye ilk Selim geçti çünkü kaleye ilk geçmek, daha sonra hep ilerde olacağı için avantajdı onun için. En küçükleri olduğundan sigaranın henüz ciğerlerine diğerleri kadar zarar vermediği Murat defansa geçti. Bütün maçlarda olduğu gibi burada da "penaltı bir!" diyerek ilk penaltıyı atma şansını kaçırmayan Fatih ortaya geçti. İbrahim'e mevkii olarak ileri ucun kalmış olması önemli değildi, çünkü söz konusu 1-1-1, ilk hücumda 0-0-3'e dönüşecekti nasıl olsa.
"Ağabeyler", büyüklüklerinin verdiği vakarla topu maça başlamaları için "ufaklıklar"a verdi. Nasıl olsa maçı kazanacaklardı, bu göstermelik hareketin, hatta biraz olsun onları sevindirmelerinin sakıncası yoktu. Fair-play, duydukları, duymuş olsalar bile salladıkları bir terim değildi.
Maç sonunda her rakibe saygı duymasını öğreneceklerdi.
(...devam edebilir... etmeyebilir de...)
Mahalleli "ağabeyler"in farkına bile varmadıkları, varsalar bile umurlarında olmayacak bu gerginlik, en büyükleri Selim'in, ayağının altındaki meşin topu şık bir hareketle kaldırıp sektirirken "tamam ulan, kurun kaleleri" demesiyle dağıldı. Berk, Serkan ve Alperler'in yüzünde güller açtı, sımsıkı yapıştıkları taşları eşit aralıklı kaleler haline getirerek, boş bir alana ve topa sahip her Türk'ün yaptığı şekilde maç düzenine geçtiler.
Berk ve kardeşi Alper babadan Fenerbahçeli'ydi, Serkan'sa Galatasaraylı. Trabzonlu bir ailenin çocuğu olan ve diğer Alper'le karışmaması için diğerleri tarafından pek yaratıcı olmayan bir şekilde "Laz" lakabı takılan ve bunu mutlulukla kabullenen Alper ise memleketinin takımına gönülden bağlıydı. Hepsi de "top oynamayı" çok seviyor, okulda teneffüste, evde nereyi bulurlarsa, şimdiki gibi yaz tatillerinde oturdukları yerin yakınındaki boş arsada, kısaca buldukları her fırsatta ve her yerde; meşin, plastik, ezilmiş kola kutusu demeden her türlü topla bu büyülü oyuna kendilerini kaptırıyorlardı.
Hangisine sorsanız, iyi bir takımdılar. Berk gol atmayı, küçük kardeşi Alper'se gol kurtarmayı seviyordu. Rahatına düşkün olan Serkan, fazla hareket gerektirmediği düşüncesiyle defansta duruyor, Laz Alper'se Karadeniz'in hırçın dalgaları misali hareketli olduğundan ortada durmayı tercih ediyordu. Yani, hangisine sorsanız, 1-1-1 formasyonundan şaşmayan sağlam bir takımdılar.
Selim'in başını çektiği "ağabeyler" ise, yaşlarının getirdiği ergenlik ve hormonlarla futbolu kızlara değişmiş olmalarına rağmen, ilk gözağrılarından yine de vazgeçmiyorlardı. Yaz tatilinin başlamasıyla birlikte, sıcak havalar için güneye göç eden leylekler misali soluğu çoktan Bodrum, Marmaris gibi tatil beldelerinde almış kız arkadaşlarının yokluğunda, yapacak tek aktivite elbette futboldu. Gerçi aileleri, üniversite sınavlarına şimdiden hazırlanmaları gerektiğini söylese de ders çalışmak ve tatil kavramları, üniversitede yaz okuluna kalacakları zamana kadar -her öğrencide olduğu gibi- birbirleriyle aynı cümlede kullanılmaması gereken kavramlardı.
Meşin topu Selim getirmişti ancak akranları İbrahim, Fatih ve Murat, maç yapmak için yeter sayıya ulaşmalarını sağlamıyordu. O nedenle beklemeye karar verdiler çünkü yaz tatilinde mahalledeki her çocuk, annesinden izin alır almaz soluğu maç yapmak üzere burada alırdı. Öyle de olmuştu ama karşılarındaki "ufaklıklar"ı denkleri olarak görmüyorlardı. Kafa kafaya verip kısa bir istişare yapmışlar, sonunda "ufaklıklar"la eğlenmeye karar vererek -pis pis sırıtmaları bundandı- kurdurmuşlardı kaleleri.
Selim, İbrahim, Fatih ve Murat için hangi mevkide oynadıkları önemli değildi. Hiçbiri kalede durmayı sevmezdi sadece, o kadar. O nedenle kalede sürekli değişirler, hücuma hep beraber çıkarlar, savunmaya hep beraber dönmezlerdi, daha doğrusu dönemezlerdi çünkü o yaştaki bir çok çocuğun yaptığı gibi gerek büyüdüklerinin bir ispatı olarak gördüklerinden, gerekse kızlara hava atmak için ailelerinden gizli içtikleri sigaralar kondisyolarını azaltmıştı. Attıkları her deparda eskiye nazaran daha çabuk şişiyor, o nedenle kaptırdıkları her topta defansa dönüyormuş gibi yaparak aktif dinleniyorlardı. Kalede durup, birazdan kaleden çıktığında aynı haltı yiyecek olan ise, bunu bilmesine rağmen sinkaflarla karışık bağırıp dururdu arkadaşlarına.
Kaleye ilk Selim geçti çünkü kaleye ilk geçmek, daha sonra hep ilerde olacağı için avantajdı onun için. En küçükleri olduğundan sigaranın henüz ciğerlerine diğerleri kadar zarar vermediği Murat defansa geçti. Bütün maçlarda olduğu gibi burada da "penaltı bir!" diyerek ilk penaltıyı atma şansını kaçırmayan Fatih ortaya geçti. İbrahim'e mevkii olarak ileri ucun kalmış olması önemli değildi, çünkü söz konusu 1-1-1, ilk hücumda 0-0-3'e dönüşecekti nasıl olsa.
"Ağabeyler", büyüklüklerinin verdiği vakarla topu maça başlamaları için "ufaklıklar"a verdi. Nasıl olsa maçı kazanacaklardı, bu göstermelik hareketin, hatta biraz olsun onları sevindirmelerinin sakıncası yoktu. Fair-play, duydukları, duymuş olsalar bile salladıkları bir terim değildi.
Maç sonunda her rakibe saygı duymasını öğreneceklerdi.
(...devam edebilir... etmeyebilir de...)
2 Ağustos 2011 Salı
Edebi saçmalamalar
Uzun zamandır yolda olan ve günbatımına doğru yol alan kovboy, sıcak bir banyonun, iyi bir yemeğin ve hiçbir sıfata gereksinim duymayan bir yatağın hayalini kurarak, yaklaşan fırtınadan korunmak için ilerde silüetini gördüğü kasabaya doğru mahmuzladı atını. Hayali ve hayalinin beraberindeki heyecanı, kasabaya yaklaştıkça hayalkırıklığına dönüştü.
Uzun zaman önce terk edilmiş hayalet kasabaya girerken, son iki cümlede ne kadar çok "hayal" kullandığını fark etti ama pek umursamadı.
Gitgide bozan ve kararan havanın fırtınaya dönmesi an meselesiydi. O yüzden hemen, atının dizginlerini ahır olduğunu tahmin ettiği binaya çevirdi. Ahırın aradan geçen onca zamana ısrarla direnen damı sağlamdı ve atının karnını doyurabileceği bir miktar saman ve su ahırda hala mevcuttu. Yol arkadaşının rahatını sağladıktan sonra heybesini alarak kendi rahatını sağlamak üzere ahırdan çıktığında sokakta rüzgarın başıboş bir şekilde savurduğu çalı yumağını gördü.
İçinden "ne kadar klişe" diye geçirse de fırtına artık çok yakındı.
Gözleri, levhasındaki "SALOON" yazısı iyiden iyiye silikleşmiş binayı seçer seçmez o yöne doğru seğirtti. Fakat "19. yüzyıla gelmişiz, seğirten mi kaldı ulan?" diye hayıflanarak -akabinde artık kimsenin hayıflanmadığını da hatırladı ama iş işten geçmişti-, artık sert esen rüzgarın kaldırdığı tozdan korunmak ve şapkasının uçmasını engellemek için gözünü kapatmış ve bir eliyle şapkasını tutmuş, diğeriyle heybesine sımsıkı yapışmış halde binaya girdi.
İçerisi soğuktu fakat geceyi geçirmesine engel değildi. Hem zaten dışardaki soğukla kıyaslandığında içerisi bulunmaz nimetti kovboy için. Bir zamanlar üzerinde kim bilir nasıl kıran kırana poker oyunları oynanmış, ne içkiler içilmiş, hangi üçkağıtlar, soygunlar veya cinayetler planlanmış masalardan birine heybesini ve şapkasını bıraktıktan sonra etrafına bakındı. Hiç bilmediği bu yerin hiç bilmediği geçmişinin yaşanmışlıkları her taraftaydı sanki. Tüm bu hatıralar arasında boğazını ıslatacak bir içki bulabilmek umuduyla bara yöneldi. Boşalmış ucuz viski fıçılarının, Avrupa'dan gelmiş pahalı içki şişelerinin, bardak ve kadehlerin enkazı arasında tam umudunu yitirmek üzereyken tuhaf şekilli bir şişe buldu. Doluydu! Şişeyi masaya, heybesi ve şapkasının yanına bıraktı. Kendi kendine sordu: "Acaba şansım banyo ve yatak konusunda da yaver gider mi?"
Aslında bu konuda şansının pek de yaver gideceğini sanmıyordu ama yine de üst kata çıkıp oda oda gezdi. Epey eskimiş ve küflenmiş bir yastık ve battaniye haricinde üst katta bir şey yoktu. "Hiç yoktan iyidir" diyerek yastık ve battaniyeyi yanına aldı ve yeniden alt kata indi. Geceyi geçirmek için merdiven boşluğunun uygun olduğuna kanaat getirerek bulduklarını buraya bıraktı. Sıra banyodaydı.
Fakat yapacağı tek banyo, fırtınayla beraber gelen yağmurla olacaktı.
Artık şiddetli bir şekilde kendini hissettiren fırtınaya, soğuğa ve yağmura rağmen dışarı çıkmış, su kuyusu aramış ama her bulduğu kuyuda bu çabasının beyhude olduğunun biraz daha farkına varmıştı. Sonunda yenilgiyi kabul etmiş halde geri döndü. Islanmıştı ama bunu dert etmedi. Bu ıssız yerde yiyecek aramanın anlamsızlığının, arasa bile bulduklarının çoktan bozulmuş olacaklarının bilinci ve çokça da heybesindeki yiyeceklerin güvencesiyle yiyecek aramaya kalkışmadı bile. Masaya gitti, bir sandalyeye çöktü.
Heybesinden çıkanlar ve tuhaf şekilli şişedeki içkiyle karnını doyurdu. Isınmıştı. Tadını -ve doğal olarak huyunu- hiç bilmediği bu içkiyle biraz da çakırkeyif olmuştu. Gözleri ağırlaşmaya başlayınca masadan eşyalarını aldı, merdiven boşluğuna gitti. Battaniyeye sarındı, başını yastığa koyar koymaz da uyudu.
Ömründe bir ya da iki kez rüya görmüş kovboy, o gece tarif edilemez gerçeklikte bir rüyanın içinde buldu kendini. Öyle ki, bir yanı yaşadıklarının bir rüya olduğunu söylüyordu. Buna rağmen gördüğü rüyadan uyanmak isteyen kovboy bunu başaramıyordu.
Artık kendi hayalinin yarattığı bir gerçeklikteydi!
(...devam edebilir... etmeyebilir de...)
Uzun zaman önce terk edilmiş hayalet kasabaya girerken, son iki cümlede ne kadar çok "hayal" kullandığını fark etti ama pek umursamadı.
Gitgide bozan ve kararan havanın fırtınaya dönmesi an meselesiydi. O yüzden hemen, atının dizginlerini ahır olduğunu tahmin ettiği binaya çevirdi. Ahırın aradan geçen onca zamana ısrarla direnen damı sağlamdı ve atının karnını doyurabileceği bir miktar saman ve su ahırda hala mevcuttu. Yol arkadaşının rahatını sağladıktan sonra heybesini alarak kendi rahatını sağlamak üzere ahırdan çıktığında sokakta rüzgarın başıboş bir şekilde savurduğu çalı yumağını gördü.
İçinden "ne kadar klişe" diye geçirse de fırtına artık çok yakındı.
Gözleri, levhasındaki "SALOON" yazısı iyiden iyiye silikleşmiş binayı seçer seçmez o yöne doğru seğirtti. Fakat "19. yüzyıla gelmişiz, seğirten mi kaldı ulan?" diye hayıflanarak -akabinde artık kimsenin hayıflanmadığını da hatırladı ama iş işten geçmişti-, artık sert esen rüzgarın kaldırdığı tozdan korunmak ve şapkasının uçmasını engellemek için gözünü kapatmış ve bir eliyle şapkasını tutmuş, diğeriyle heybesine sımsıkı yapışmış halde binaya girdi.
İçerisi soğuktu fakat geceyi geçirmesine engel değildi. Hem zaten dışardaki soğukla kıyaslandığında içerisi bulunmaz nimetti kovboy için. Bir zamanlar üzerinde kim bilir nasıl kıran kırana poker oyunları oynanmış, ne içkiler içilmiş, hangi üçkağıtlar, soygunlar veya cinayetler planlanmış masalardan birine heybesini ve şapkasını bıraktıktan sonra etrafına bakındı. Hiç bilmediği bu yerin hiç bilmediği geçmişinin yaşanmışlıkları her taraftaydı sanki. Tüm bu hatıralar arasında boğazını ıslatacak bir içki bulabilmek umuduyla bara yöneldi. Boşalmış ucuz viski fıçılarının, Avrupa'dan gelmiş pahalı içki şişelerinin, bardak ve kadehlerin enkazı arasında tam umudunu yitirmek üzereyken tuhaf şekilli bir şişe buldu. Doluydu! Şişeyi masaya, heybesi ve şapkasının yanına bıraktı. Kendi kendine sordu: "Acaba şansım banyo ve yatak konusunda da yaver gider mi?"
Aslında bu konuda şansının pek de yaver gideceğini sanmıyordu ama yine de üst kata çıkıp oda oda gezdi. Epey eskimiş ve küflenmiş bir yastık ve battaniye haricinde üst katta bir şey yoktu. "Hiç yoktan iyidir" diyerek yastık ve battaniyeyi yanına aldı ve yeniden alt kata indi. Geceyi geçirmek için merdiven boşluğunun uygun olduğuna kanaat getirerek bulduklarını buraya bıraktı. Sıra banyodaydı.
Fakat yapacağı tek banyo, fırtınayla beraber gelen yağmurla olacaktı.
Artık şiddetli bir şekilde kendini hissettiren fırtınaya, soğuğa ve yağmura rağmen dışarı çıkmış, su kuyusu aramış ama her bulduğu kuyuda bu çabasının beyhude olduğunun biraz daha farkına varmıştı. Sonunda yenilgiyi kabul etmiş halde geri döndü. Islanmıştı ama bunu dert etmedi. Bu ıssız yerde yiyecek aramanın anlamsızlığının, arasa bile bulduklarının çoktan bozulmuş olacaklarının bilinci ve çokça da heybesindeki yiyeceklerin güvencesiyle yiyecek aramaya kalkışmadı bile. Masaya gitti, bir sandalyeye çöktü.
Heybesinden çıkanlar ve tuhaf şekilli şişedeki içkiyle karnını doyurdu. Isınmıştı. Tadını -ve doğal olarak huyunu- hiç bilmediği bu içkiyle biraz da çakırkeyif olmuştu. Gözleri ağırlaşmaya başlayınca masadan eşyalarını aldı, merdiven boşluğuna gitti. Battaniyeye sarındı, başını yastığa koyar koymaz da uyudu.
Ömründe bir ya da iki kez rüya görmüş kovboy, o gece tarif edilemez gerçeklikte bir rüyanın içinde buldu kendini. Öyle ki, bir yanı yaşadıklarının bir rüya olduğunu söylüyordu. Buna rağmen gördüğü rüyadan uyanmak isteyen kovboy bunu başaramıyordu.
Artık kendi hayalinin yarattığı bir gerçeklikteydi!
(...devam edebilir... etmeyebilir de...)
Behzat Ç. - Seni Kalbime Gömdüm
Goebbels düştü aklıma
Ergenekon soruşturması kapsamında 6 Mart 2009 tarihinde tutuklanan ve 12 Haziran 2011 genel seçimlerinde milletvekili seçilmesine rağmen serbest bırakılmayan ve SUÇU HENÜZ BİLİNMEYEN gazeteci-yazar Mustafa Balbay'ın, Silivri'deki günlerini anlattığı "Zulümhane" kitabı, Hitler'in Propoganda Bakanı Joseph Goebbels'in bir sözüyle başlar:
"Öyle büyük bir yalan üret ki, kimse karşı çıkamasın."
3 Temmuz 2011 sabahından beri yaşananları gördükçe aklıma sürekli bu söz geliyor.
Yarın dense ki, "şike yoktur, Fenerbahçe suçsuzdur", Trabzonsporlusu, Galatasaraylısı, Beşiktaşlısı ortalığı velveleye vermeyecekler mi sanki?
"Şikeci Fenerbahçe! Allah bu federasyonun bin türlü belasını versin! Zaten federasyon başkanı da Fenerli, kurtardılar yine herifleri!"
Algı yaratılmış durumda: Fenerbahçe şike yaptı, Aziz Yıldırım kötü adam!
Bu noktada şike suçunun işlenip işlenmediğinin pek önemi kalmıyor. Polis devleti, medyasıyla, Rasim Ozan Kütahyalı, Mehmet Baransu, Sanem Altan gibi tetikçileriyle (tetikçi tabii zira bu zat-ı şahanelerinin gazeteci olmadıkları aşikar), yavşak savcılarıyla Fenerbahçe'nin ve Aziz Yıldırım'ın ipini çekti çünkü.

Hukukçular bağırıyor, diyor ki: Örgüt ve şike suçlamaları iki ayrı soruşturma halinde yürütülmelidir ve ayrıca karar vermesi sportif yargının işleyebilmesi için örgüt değil ama şike kapsamındaki belgelerin "gizlilik" kararının kaldırılması ve ilgili kurumlarla paylaşılması gereklidir.
Kaale alan yok!
Hukuk ayaklar altında!
Dalga geçer gibi!
"Duyduklarına inanma, gördüklerinin yarısına inan" derler ama insanlar, dinlemedikleri, başını ve sonunu bilmedikleri, yapıldığı iddia edilen konuşmaların belirli bölümlerine ayetmişcesine gözü kapalı inanıyorlar! Üstelik onları da bizzat görmüyorlar, "Allah bir" yazsa iki kere durup düşünmeniz gereken gazetelerde okuyorlar! Yayınlanması suç olan bu konuşmaları servis edense, yukarda bahsettiğimiz devletin polisi. Hani Ergenekon soruşturması kapsamında bir teğmenin cep telefonuna kanıt yerleştirdiği ortaya çıkan, "İmamın Ordusu"nda ne mal oldukları anlatılan cemaatçi polis! Suçun oluşması için kitabın basılmış olması gerçeğini göz ardı ederek, iplikleri pazara çıkmasın diye tarihte belki de ilk defa basılmamış bir kitaba el koyan polis! Peki soruşturmayı başlatan kim? "Ergenekon Savcısı" olarak tanınan, olanca sevimsizliğiyle Savcı Zekeriya Öz. Adnan Polat'ın kendi kontenjanından Galatasaray'a üye yaptığı ve bu yüzden, FIFA talimatları doğrultusunda soruşturmayı devretmek zorunda kalan Zekeriya Öz. Devredilen savcı kim? "Cemaat" tartışmalarında en çok ismi geçenlerden Mehmet Berk.

Yani medya-polis-savcı-cemaat ekseninde oynanan bir çadır tiyatrosu!
Aktörler bunlarken, baş aktör iktidarın ta kendisi değil midir?
Medyada bahsi geçen ve şu an her ikisi de tutuklu Aziz Yıldırım-Serdal Adalı ortaklığının aldığı helikopter ihalesinden önce, iddiaya göre Aziz Yıldırım'a "bu ihaleye girme" uyarıları defalarca yapılmıştır. Kime karşı? Çalık Grubu'na karşı. Sonuç? İhale Yıldırım-Adalı ortaklığında, Yıldırım-Adalı içerde.
Siz hala inanıyor musunuz tüm bunların "temiz futbol" adına yapıldığına?
Ben bu ülkenin başbakanını sevmiyorum! Sevmek zorunda değilim kendisini, işgal ettiği makama saygım var sadece. Kendisini sevmediğim gibi inanmıyorum da kendisine. "Devlet adamı" kavramını, "Kasımpaşa kabadayısı" tavırlarıyla değiştirip yerle bir etti. Bir söylediği ötekini tutmadı.
Ben bu ülkenin polisini sevmiyorum! Diz boyu cahil ve din-ırk çerçevesinde güdülebilen bu insanlara siz bir de silah verip, yetki verip, güç verip sokaklara salıyorsunuz. Polis adaletini kendi sağlar hale gelmiş, adalet mekanizmasının ilk basamağı polise kimsenin güveni kalmamış.
Ben bu ülkenin yargı sistemine -bir çoklarının aksine- inanmıyorum. İktidar, kendi zihniyetinin savunucularını ödüllendirmekte, kendi gibi düşünmeyenleri tasfiye etmiş ve etmekte, bu vesileyle de gerçekten hukuka inanmış savcı, hakim ve avukatları sindirmekte.
Bu nedenler, beni bu soruşturmanın gerçek olmadığına inandırıyor.
Daha çok soru var kafaları kurcalayan. Defalarca soruldu. Emenike'nin şike paralarını sayarkenki görüntüleri örneğin. Nerede? Yalan olduğu ortaya çıkan bu iddialara medya nasıl balıklama atlar? Gazetecinin görevi bu bilgileri doğrulatmak değil midir? (Devam eden soruşturmada bu iddiaların yayınlanmasının suç olduğu gerçeğini hesaba katmıyorum bile.) Bu iddialar medyaya nasıl ulaşmıştır? Bu iddiaları servis eden polis, iddiaların doğru olmadığından habersiz midir? Sanıklar ve savunma avukatları, "gizlilik" gerekçesiyle iddialara ulaşamazken, yukarda adını verdiğim bazı tetikçiler bu iddialara nasıl ve ne şekilde ulaşmıştır? Sorular, sorular...
Böyle bir ortamda aklıma Goebbels düşmesin de ne düşsün?
Sahi, Goebbels'in sonu ne olmuştu?
"Öyle büyük bir yalan üret ki, kimse karşı çıkamasın."
3 Temmuz 2011 sabahından beri yaşananları gördükçe aklıma sürekli bu söz geliyor.
Yarın dense ki, "şike yoktur, Fenerbahçe suçsuzdur", Trabzonsporlusu, Galatasaraylısı, Beşiktaşlısı ortalığı velveleye vermeyecekler mi sanki?
"Şikeci Fenerbahçe! Allah bu federasyonun bin türlü belasını versin! Zaten federasyon başkanı da Fenerli, kurtardılar yine herifleri!"
Algı yaratılmış durumda: Fenerbahçe şike yaptı, Aziz Yıldırım kötü adam!
Bu noktada şike suçunun işlenip işlenmediğinin pek önemi kalmıyor. Polis devleti, medyasıyla, Rasim Ozan Kütahyalı, Mehmet Baransu, Sanem Altan gibi tetikçileriyle (tetikçi tabii zira bu zat-ı şahanelerinin gazeteci olmadıkları aşikar), yavşak savcılarıyla Fenerbahçe'nin ve Aziz Yıldırım'ın ipini çekti çünkü.

baransukütahyalıaltantoroğluçakar
Hukukçular bağırıyor, diyor ki: Örgüt ve şike suçlamaları iki ayrı soruşturma halinde yürütülmelidir ve ayrıca karar vermesi sportif yargının işleyebilmesi için örgüt değil ama şike kapsamındaki belgelerin "gizlilik" kararının kaldırılması ve ilgili kurumlarla paylaşılması gereklidir.
Kaale alan yok!
Hukuk ayaklar altında!
Dalga geçer gibi!
"Duyduklarına inanma, gördüklerinin yarısına inan" derler ama insanlar, dinlemedikleri, başını ve sonunu bilmedikleri, yapıldığı iddia edilen konuşmaların belirli bölümlerine ayetmişcesine gözü kapalı inanıyorlar! Üstelik onları da bizzat görmüyorlar, "Allah bir" yazsa iki kere durup düşünmeniz gereken gazetelerde okuyorlar! Yayınlanması suç olan bu konuşmaları servis edense, yukarda bahsettiğimiz devletin polisi. Hani Ergenekon soruşturması kapsamında bir teğmenin cep telefonuna kanıt yerleştirdiği ortaya çıkan, "İmamın Ordusu"nda ne mal oldukları anlatılan cemaatçi polis! Suçun oluşması için kitabın basılmış olması gerçeğini göz ardı ederek, iplikleri pazara çıkmasın diye tarihte belki de ilk defa basılmamış bir kitaba el koyan polis! Peki soruşturmayı başlatan kim? "Ergenekon Savcısı" olarak tanınan, olanca sevimsizliğiyle Savcı Zekeriya Öz. Adnan Polat'ın kendi kontenjanından Galatasaray'a üye yaptığı ve bu yüzden, FIFA talimatları doğrultusunda soruşturmayı devretmek zorunda kalan Zekeriya Öz. Devredilen savcı kim? "Cemaat" tartışmalarında en çok ismi geçenlerden Mehmet Berk.

Z for Zekeriya
Yani medya-polis-savcı-cemaat ekseninde oynanan bir çadır tiyatrosu!
Aktörler bunlarken, baş aktör iktidarın ta kendisi değil midir?
Medyada bahsi geçen ve şu an her ikisi de tutuklu Aziz Yıldırım-Serdal Adalı ortaklığının aldığı helikopter ihalesinden önce, iddiaya göre Aziz Yıldırım'a "bu ihaleye girme" uyarıları defalarca yapılmıştır. Kime karşı? Çalık Grubu'na karşı. Sonuç? İhale Yıldırım-Adalı ortaklığında, Yıldırım-Adalı içerde.
Siz hala inanıyor musunuz tüm bunların "temiz futbol" adına yapıldığına?
Ben bu ülkenin başbakanını sevmiyorum! Sevmek zorunda değilim kendisini, işgal ettiği makama saygım var sadece. Kendisini sevmediğim gibi inanmıyorum da kendisine. "Devlet adamı" kavramını, "Kasımpaşa kabadayısı" tavırlarıyla değiştirip yerle bir etti. Bir söylediği ötekini tutmadı.
Ben bu ülkenin polisini sevmiyorum! Diz boyu cahil ve din-ırk çerçevesinde güdülebilen bu insanlara siz bir de silah verip, yetki verip, güç verip sokaklara salıyorsunuz. Polis adaletini kendi sağlar hale gelmiş, adalet mekanizmasının ilk basamağı polise kimsenin güveni kalmamış.
Ben bu ülkenin yargı sistemine -bir çoklarının aksine- inanmıyorum. İktidar, kendi zihniyetinin savunucularını ödüllendirmekte, kendi gibi düşünmeyenleri tasfiye etmiş ve etmekte, bu vesileyle de gerçekten hukuka inanmış savcı, hakim ve avukatları sindirmekte.
Bu nedenler, beni bu soruşturmanın gerçek olmadığına inandırıyor.
Daha çok soru var kafaları kurcalayan. Defalarca soruldu. Emenike'nin şike paralarını sayarkenki görüntüleri örneğin. Nerede? Yalan olduğu ortaya çıkan bu iddialara medya nasıl balıklama atlar? Gazetecinin görevi bu bilgileri doğrulatmak değil midir? (Devam eden soruşturmada bu iddiaların yayınlanmasının suç olduğu gerçeğini hesaba katmıyorum bile.) Bu iddialar medyaya nasıl ulaşmıştır? Bu iddiaları servis eden polis, iddiaların doğru olmadığından habersiz midir? Sanıklar ve savunma avukatları, "gizlilik" gerekçesiyle iddialara ulaşamazken, yukarda adını verdiğim bazı tetikçiler bu iddialara nasıl ve ne şekilde ulaşmıştır? Sorular, sorular...
Böyle bir ortamda aklıma Goebbels düşmesin de ne düşsün?
Sahi, Goebbels'in sonu ne olmuştu?
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
