7 Ekim 2011 Cuma

Çevir kazı yanmasın!

Haydi bakalıııım, tam bu yazıyı yazmaya başlamışken kulaklığımdan Procol Harum'un "A Whiter Shade of Pale"inin notaları dökülmeye başladı. Madem öyle, buyurun:

http://www.youtube.com/watch?v=Mb3iPP-tHdA

Neyse, ne yazacaktım ben? Unuttum. Hah! Sabah sabah bir arkadaşın "o captain, my captain!" twit'ine takıldım. Ona cevap yetiştirirken şiir, çevirisi ve film geldi bir anda aklıma...

Pardon, şimdi herkesi biliyor gibi zannettiğim için anlamsız kaçmıştır bir kısmınıza. E, o zaman kısa bir bilgilendirme.

ABD'li şair Walt Whitman'ın (1819-1892), tiyatroda uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülen ABD Başkanı Abraham Lincoln için 1865'te yazdığı bir şiirdir "O Captain My Captain". Bu şiirin bir Can Yücel çevirisi vardır ki, "çeviri nasıl yapılır?" sorusuna cevaben okutulsa yeridir. Film konusuna gelince, 1989 yapımı "Dead Poets Society", bizdeki adıyla "Ölü Ozanlar Derneği"nde başroldeki Robin Williams'ın canlandırdığı sıradışı öğretmen John Keating karakteri, öğrencilerinden kendisine bu şekilde hitap etmelerini ister: "O Captain My Captain"

Tamam mı? Hepimiz bilgilendik mi? Devam o halde.

(Kulaklıktaki müzik değişeli çok oldu. Yunanca bir şarkı var şu an, ne diyor bilmiyorum. Sade kahvem de geldi.)

Efendim, önce Walt Whitman'ın şiiri:




O CAPTAIN MY CAPTAIN

O Captain my Captain! our fearful trip is done,
The ship has weathered every rack, the prize we sought is won,
The port is near, the bells I hear, the people all exulting,
While follow eyes the steady keel, the vessel grim and daring;
But O heart! heart! heart!
O the bleeding drops of red,
Where on the deck my Captain lies,
Fallen cold and dead.

O Captain! my Captain! rise up and hear the bells;
Rise up--for you the flag is flung for you the bugle trills,
For you bouquets and ribboned wreaths for you the shores a-crowding,
For you they call, the swaying mass, their eager faces turning;
Here Captain! dear father!
This arm beneath your head!
It is some dream that on the deck,
You've fallen cold and dead.

My Captain does not answer, his lips are pale and still;
My father does not feel my arm, he has no pulse nor will;
The ship is anchored safe and sound, its voyage closed and done;
From fearful trip the victor ship comes in with object won;
Exult O shores, and ring O bells!
But I, with mournful tread,
Walk the deck my Captain lies,
Fallen cold and dead.


İngilizce bilenler ne düşünürler bilmiyorum ama Can Yücel çevirisi de aşağıda ama çeviriye geçmeden önce, Walt Whitman'la Can Yücel arasındaki benzerlik dikkatimi çekti.



Gelelim Can Baba'nın çevirisine:




OY REİS! KOCA REİS!

Oy reis, koca reis, alnımızın akıyla döndük seferden.
Savuşturup onca belâ, onca fırtınayı, sonunda murada erdin.
İşte liman, bak, çanlar çalıyor, bayram ediyor ahali,
Gördüler pupa yelken geliyor, gözüpek, gözü yeşil yelkenli.
Neyleyim, neyleyim ki ama...
Bu kan damlalarını nideyim?
Gayri uzanmış güverteye reis,
Soğumuş ellerini mi öpeyim?

Oy reis, koca reis, kalk da şu çanları dinle bari!
Baksana, senin bayrağın çekilen, senin şarkın söyledikleri!
Senin için bu çiçekler, senin için toplaştılar sahillerde,
Seni çağırıyorlar, bak, senin adın geziyor dillerde!
Gel, reis ağacığım benim,
Kolumun üstüne yatırayım seni.
Çoktan öldüğünü unuttum ama,
Bu kan damlalarını nideyim?

Reis cevap vermiyor sözüme, dudakları söylemez olmuş,
Ağam kolumu duymuyor bile, ne yüreği ne kalbi kalmış.
Sağ salim demir attı gemi, bitti artık sona erdi sefer,
Savuşturup onca belâyı, kazanılan bir güzelim zafer.
Bayram etsin sahil, çalsın davullar!
Yalnız bırakın beni gideyim!...
Reisin yattığı güvertenin üstünde
Böyle dolaşmayıp da nideyim?


Yıllar öncesinin TRT çevirisi, anlaşılmaz bir biçimde "Albayım, sevgili albayım" şeklindedir. Şiiri bilen birinin asla yapmayacağı bu hata bir yana, İngilizce'deki "captain" sözcüğü, "kaptan" anlamından başka "yüzbaşı" anlamına gelmektedir. "Albay" da nereden çıktı? (Yeri gelmişken "Kaptan" Amerika'ya selam ederim!)

Bu ne idüğü belirsiz yazıyı nasıl bitireceğim konusunda hiçbir fikrim yok. O yüzden kaçtım ben!

Görüşürüz timsah!

HAMİŞ: Başlık da amma saçma oldu ha!

18 Ağustos 2011 Perşembe

Edebi saçmalamalar - 2

İlkokul 3'e gitmekte olan Berk, Berk'in 2 yaş küçük kardeşi Alper, Alper'in yaşıtı ve adaşı ikinci bir Alper ve Berk'in hem mahalleden hem de sınıftan arkadaşı Serkan, ellerindeki kocaman taşlara sımsıkı yapışmış, kendilerine bakarak pis pis sırıtan ve en küçüğü lise 1'e giden çocuklara öfkeyle bakıyorlardı. Korkmuyorlardı karşılarında duran mahalleli "ağabeyler"den.

Mahalleli "ağabeyler"in farkına bile varmadıkları, varsalar bile umurlarında olmayacak bu gerginlik, en büyükleri Selim'in, ayağının altındaki meşin topu şık bir hareketle kaldırıp sektirirken "tamam ulan, kurun kaleleri" demesiyle dağıldı. Berk, Serkan ve Alperler'in yüzünde güller açtı, sımsıkı yapıştıkları taşları eşit aralıklı kaleler haline getirerek, boş bir alana ve topa sahip her Türk'ün yaptığı şekilde maç düzenine geçtiler.

Berk ve kardeşi Alper babadan Fenerbahçeli'ydi, Serkan'sa Galatasaraylı. Trabzonlu bir ailenin çocuğu olan ve diğer Alper'le karışmaması için diğerleri tarafından pek yaratıcı olmayan bir şekilde "Laz" lakabı takılan ve bunu mutlulukla kabullenen Alper ise memleketinin takımına gönülden bağlıydı. Hepsi de "top oynamayı" çok seviyor, okulda teneffüste, evde nereyi bulurlarsa, şimdiki gibi yaz tatillerinde oturdukları yerin yakınındaki boş arsada, kısaca buldukları her fırsatta ve her yerde; meşin, plastik, ezilmiş kola kutusu demeden her türlü topla bu büyülü oyuna kendilerini kaptırıyorlardı.

Hangisine sorsanız, iyi bir takımdılar. Berk gol atmayı, küçük kardeşi Alper'se gol kurtarmayı seviyordu. Rahatına düşkün olan Serkan, fazla hareket gerektirmediği düşüncesiyle defansta duruyor, Laz Alper'se Karadeniz'in hırçın dalgaları misali hareketli olduğundan ortada durmayı tercih ediyordu. Yani, hangisine sorsanız, 1-1-1 formasyonundan şaşmayan sağlam bir takımdılar.

Selim'in başını çektiği "ağabeyler" ise, yaşlarının getirdiği ergenlik ve hormonlarla futbolu kızlara değişmiş olmalarına rağmen, ilk gözağrılarından yine de vazgeçmiyorlardı. Yaz tatilinin başlamasıyla birlikte, sıcak havalar için güneye göç eden leylekler misali soluğu çoktan Bodrum, Marmaris gibi tatil beldelerinde almış kız arkadaşlarının yokluğunda, yapacak tek aktivite elbette futboldu. Gerçi aileleri, üniversite sınavlarına şimdiden hazırlanmaları gerektiğini söylese de ders çalışmak ve tatil kavramları, üniversitede yaz okuluna kalacakları zamana kadar -her öğrencide olduğu gibi- birbirleriyle aynı cümlede kullanılmaması gereken kavramlardı.

Meşin topu Selim getirmişti ancak akranları İbrahim, Fatih ve Murat, maç yapmak için yeter sayıya ulaşmalarını sağlamıyordu. O nedenle beklemeye karar verdiler çünkü yaz tatilinde mahalledeki her çocuk, annesinden izin alır almaz soluğu maç yapmak üzere burada alırdı. Öyle de olmuştu ama karşılarındaki "ufaklıklar"ı denkleri olarak görmüyorlardı. Kafa kafaya verip kısa bir istişare yapmışlar, sonunda "ufaklıklar"la eğlenmeye karar vererek -pis pis sırıtmaları bundandı- kurdurmuşlardı kaleleri.

Selim, İbrahim, Fatih ve Murat için hangi mevkide oynadıkları önemli değildi. Hiçbiri kalede durmayı sevmezdi sadece, o kadar. O nedenle kalede sürekli değişirler, hücuma hep beraber çıkarlar, savunmaya hep beraber dönmezlerdi, daha doğrusu dönemezlerdi çünkü o yaştaki bir çok çocuğun yaptığı gibi gerek büyüdüklerinin bir ispatı olarak gördüklerinden, gerekse kızlara hava atmak için ailelerinden gizli içtikleri sigaralar kondisyolarını azaltmıştı. Attıkları her deparda eskiye nazaran daha çabuk şişiyor, o nedenle kaptırdıkları her topta defansa dönüyormuş gibi yaparak aktif dinleniyorlardı. Kalede durup, birazdan kaleden çıktığında aynı haltı yiyecek olan ise, bunu bilmesine rağmen sinkaflarla karışık bağırıp dururdu arkadaşlarına.

Kaleye ilk Selim geçti çünkü kaleye ilk geçmek, daha sonra hep ilerde olacağı için avantajdı onun için. En küçükleri olduğundan sigaranın henüz ciğerlerine diğerleri kadar zarar vermediği Murat defansa geçti. Bütün maçlarda olduğu gibi burada da "penaltı bir!" diyerek ilk penaltıyı atma şansını kaçırmayan Fatih ortaya geçti. İbrahim'e mevkii olarak ileri ucun kalmış olması önemli değildi, çünkü söz konusu 1-1-1, ilk hücumda 0-0-3'e dönüşecekti nasıl olsa.

"Ağabeyler", büyüklüklerinin verdiği vakarla topu maça başlamaları için "ufaklıklar"a verdi. Nasıl olsa maçı kazanacaklardı, bu göstermelik hareketin, hatta biraz olsun onları sevindirmelerinin sakıncası yoktu. Fair-play, duydukları, duymuş olsalar bile salladıkları bir terim değildi.

Maç sonunda her rakibe saygı duymasını öğreneceklerdi.

(...devam edebilir... etmeyebilir de...)

2 Ağustos 2011 Salı

Edebi saçmalamalar

Uzun zamandır yolda olan ve günbatımına doğru yol alan kovboy, sıcak bir banyonun, iyi bir yemeğin ve hiçbir sıfata gereksinim duymayan bir yatağın hayalini kurarak, yaklaşan fırtınadan korunmak için ilerde silüetini gördüğü kasabaya doğru mahmuzladı atını. Hayali ve hayalinin beraberindeki heyecanı, kasabaya yaklaştıkça hayalkırıklığına dönüştü.

Uzun zaman önce terk edilmiş hayalet kasabaya girerken, son iki cümlede ne kadar çok "hayal" kullandığını fark etti ama pek umursamadı.

Gitgide bozan ve kararan havanın fırtınaya dönmesi an meselesiydi. O yüzden hemen, atının dizginlerini ahır olduğunu tahmin ettiği binaya çevirdi. Ahırın aradan geçen onca zamana ısrarla direnen damı sağlamdı ve atının karnını doyurabileceği bir miktar saman ve su ahırda hala mevcuttu. Yol arkadaşının rahatını sağladıktan sonra heybesini alarak kendi rahatını sağlamak üzere ahırdan çıktığında sokakta rüzgarın başıboş bir şekilde savurduğu çalı yumağını gördü.

İçinden "ne kadar klişe" diye geçirse de fırtına artık çok yakındı.

Gözleri, levhasındaki "SALOON" yazısı iyiden iyiye silikleşmiş binayı seçer seçmez o yöne doğru seğirtti. Fakat "19. yüzyıla gelmişiz, seğirten mi kaldı ulan?" diye hayıflanarak -akabinde artık kimsenin hayıflanmadığını da hatırladı ama iş işten geçmişti-, artık sert esen rüzgarın kaldırdığı tozdan korunmak ve şapkasının uçmasını engellemek için gözünü kapatmış ve bir eliyle şapkasını tutmuş, diğeriyle heybesine sımsıkı yapışmış halde binaya girdi.

İçerisi soğuktu fakat geceyi geçirmesine engel değildi. Hem zaten dışardaki soğukla kıyaslandığında içerisi bulunmaz nimetti kovboy için. Bir zamanlar üzerinde kim bilir nasıl kıran kırana poker oyunları oynanmış, ne içkiler içilmiş, hangi üçkağıtlar, soygunlar veya cinayetler planlanmış masalardan birine heybesini ve şapkasını bıraktıktan sonra etrafına bakındı. Hiç bilmediği bu yerin hiç bilmediği geçmişinin yaşanmışlıkları her taraftaydı sanki. Tüm bu hatıralar arasında boğazını ıslatacak bir içki bulabilmek umuduyla bara yöneldi. Boşalmış ucuz viski fıçılarının, Avrupa'dan gelmiş pahalı içki şişelerinin, bardak ve kadehlerin enkazı arasında tam umudunu yitirmek üzereyken tuhaf şekilli bir şişe buldu. Doluydu! Şişeyi masaya, heybesi ve şapkasının yanına bıraktı. Kendi kendine sordu: "Acaba şansım banyo ve yatak konusunda da yaver gider mi?"

Aslında bu konuda şansının pek de yaver gideceğini sanmıyordu ama yine de üst kata çıkıp oda oda gezdi. Epey eskimiş ve küflenmiş bir yastık ve battaniye haricinde üst katta bir şey yoktu. "Hiç yoktan iyidir" diyerek yastık ve battaniyeyi yanına aldı ve yeniden alt kata indi. Geceyi geçirmek için merdiven boşluğunun uygun olduğuna kanaat getirerek bulduklarını buraya bıraktı. Sıra banyodaydı.

Fakat yapacağı tek banyo, fırtınayla beraber gelen yağmurla olacaktı.

Artık şiddetli bir şekilde kendini hissettiren fırtınaya, soğuğa ve yağmura rağmen dışarı çıkmış, su kuyusu aramış ama her bulduğu kuyuda bu çabasının beyhude olduğunun biraz daha farkına varmıştı. Sonunda yenilgiyi kabul etmiş halde geri döndü. Islanmıştı ama bunu dert etmedi. Bu ıssız yerde yiyecek aramanın anlamsızlığının, arasa bile bulduklarının çoktan bozulmuş olacaklarının bilinci ve çokça da heybesindeki yiyeceklerin güvencesiyle yiyecek aramaya kalkışmadı bile. Masaya gitti, bir sandalyeye çöktü.

Heybesinden çıkanlar ve tuhaf şekilli şişedeki içkiyle karnını doyurdu. Isınmıştı. Tadını -ve doğal olarak huyunu- hiç bilmediği bu içkiyle biraz da çakırkeyif olmuştu. Gözleri ağırlaşmaya başlayınca masadan eşyalarını aldı, merdiven boşluğuna gitti. Battaniyeye sarındı, başını yastığa koyar koymaz da uyudu.

Ömründe bir ya da iki kez rüya görmüş kovboy, o gece tarif edilemez gerçeklikte bir rüyanın içinde buldu kendini. Öyle ki, bir yanı yaşadıklarının bir rüya olduğunu söylüyordu. Buna rağmen gördüğü rüyadan uyanmak isteyen kovboy bunu başaramıyordu.

Artık kendi hayalinin yarattığı bir gerçeklikteydi!

(...devam edebilir... etmeyebilir de...)

Behzat Ç. - Seni Kalbime Gömdüm

Sevilen dizi Behzat Ç.'nin sinema filmi "Behzat Ç. - Seni Kalbime Gömdüm" tamamlanmış, 28 Ekim'de gösterime girecek filmin afişi de görücüye çıkmış. Mehmet Turgut imzalı afiş çok hoşuma gitti, bakalım sizler de beğenecek misiniz?


Goebbels düştü aklıma

Ergenekon soruşturması kapsamında 6 Mart 2009 tarihinde tutuklanan ve 12 Haziran 2011 genel seçimlerinde milletvekili seçilmesine rağmen serbest bırakılmayan ve SUÇU HENÜZ BİLİNMEYEN gazeteci-yazar Mustafa Balbay'ın, Silivri'deki günlerini anlattığı "Zulümhane" kitabı, Hitler'in Propoganda Bakanı Joseph Goebbels'in bir sözüyle başlar:

"Öyle büyük bir yalan üret ki, kimse karşı çıkamasın."

3 Temmuz 2011 sabahından beri yaşananları gördükçe aklıma sürekli bu söz geliyor.

Yarın dense ki, "şike yoktur, Fenerbahçe suçsuzdur", Trabzonsporlusu, Galatasaraylısı, Beşiktaşlısı ortalığı velveleye vermeyecekler mi sanki?

"Şikeci Fenerbahçe! Allah bu federasyonun bin türlü belasını versin! Zaten federasyon başkanı da Fenerli, kurtardılar yine herifleri!"

Algı yaratılmış durumda: Fenerbahçe şike yaptı, Aziz Yıldırım kötü adam!

Bu noktada şike suçunun işlenip işlenmediğinin pek önemi kalmıyor. Polis devleti, medyasıyla, Rasim Ozan Kütahyalı, Mehmet Baransu, Sanem Altan gibi tetikçileriyle (tetikçi tabii zira bu zat-ı şahanelerinin gazeteci olmadıkları aşikar), yavşak savcılarıyla Fenerbahçe'nin ve Aziz Yıldırım'ın ipini çekti çünkü.

baransukütahyalıaltantoroğluçakar

Hukukçular bağırıyor, diyor ki: Örgüt ve şike suçlamaları iki ayrı soruşturma halinde yürütülmelidir ve ayrıca karar vermesi sportif yargının işleyebilmesi için örgüt değil ama şike kapsamındaki belgelerin "gizlilik" kararının kaldırılması ve ilgili kurumlarla paylaşılması gereklidir.

Kaale alan yok!

Hukuk ayaklar altında!

Dalga geçer gibi!

"Duyduklarına inanma, gördüklerinin yarısına inan" derler ama insanlar, dinlemedikleri, başını ve sonunu bilmedikleri, yapıldığı iddia edilen konuşmaların belirli bölümlerine ayetmişcesine gözü kapalı inanıyorlar! Üstelik onları da bizzat görmüyorlar, "Allah bir" yazsa iki kere durup düşünmeniz gereken gazetelerde okuyorlar! Yayınlanması suç olan bu konuşmaları servis edense, yukarda bahsettiğimiz devletin polisi. Hani Ergenekon soruşturması kapsamında bir teğmenin cep telefonuna kanıt yerleştirdiği ortaya çıkan, "İmamın Ordusu"nda ne mal oldukları anlatılan cemaatçi polis! Suçun oluşması için kitabın basılmış olması gerçeğini göz ardı ederek, iplikleri pazara çıkmasın diye tarihte belki de ilk defa basılmamış bir kitaba el koyan polis! Peki soruşturmayı başlatan kim? "Ergenekon Savcısı" olarak tanınan, olanca sevimsizliğiyle Savcı Zekeriya Öz. Adnan Polat'ın kendi kontenjanından Galatasaray'a üye yaptığı ve bu yüzden, FIFA talimatları doğrultusunda soruşturmayı devretmek zorunda kalan Zekeriya Öz. Devredilen savcı kim? "Cemaat" tartışmalarında en çok ismi geçenlerden Mehmet Berk.

Z for Zekeriya

Yani medya-polis-savcı-cemaat ekseninde oynanan bir çadır tiyatrosu!

Aktörler bunlarken, baş aktör iktidarın ta kendisi değil midir?

Medyada bahsi geçen ve şu an her ikisi de tutuklu Aziz Yıldırım-Serdal Adalı ortaklığının aldığı helikopter ihalesinden önce, iddiaya göre Aziz Yıldırım'a "bu ihaleye girme" uyarıları defalarca yapılmıştır. Kime karşı? Çalık Grubu'na karşı. Sonuç? İhale Yıldırım-Adalı ortaklığında, Yıldırım-Adalı içerde.

Siz hala inanıyor musunuz tüm bunların "temiz futbol" adına yapıldığına?

Ben bu ülkenin başbakanını sevmiyorum! Sevmek zorunda değilim kendisini, işgal ettiği makama saygım var sadece. Kendisini sevmediğim gibi inanmıyorum da kendisine. "Devlet adamı" kavramını, "Kasımpaşa kabadayısı" tavırlarıyla değiştirip yerle bir etti. Bir söylediği ötekini tutmadı.

Ben bu ülkenin polisini sevmiyorum! Diz boyu cahil ve din-ırk çerçevesinde güdülebilen bu insanlara siz bir de silah verip, yetki verip, güç verip sokaklara salıyorsunuz. Polis adaletini kendi sağlar hale gelmiş, adalet mekanizmasının ilk basamağı polise kimsenin güveni kalmamış.

Ben bu ülkenin yargı sistemine -bir çoklarının aksine- inanmıyorum. İktidar, kendi zihniyetinin savunucularını ödüllendirmekte, kendi gibi düşünmeyenleri tasfiye etmiş ve etmekte, bu vesileyle de gerçekten hukuka inanmış savcı, hakim ve avukatları sindirmekte.

Bu nedenler, beni bu soruşturmanın gerçek olmadığına inandırıyor.

Daha çok soru var kafaları kurcalayan. Defalarca soruldu. Emenike'nin şike paralarını sayarkenki görüntüleri örneğin. Nerede? Yalan olduğu ortaya çıkan bu iddialara medya nasıl balıklama atlar? Gazetecinin görevi bu bilgileri doğrulatmak değil midir? (Devam eden soruşturmada bu iddiaların yayınlanmasının suç olduğu gerçeğini hesaba katmıyorum bile.) Bu iddialar medyaya nasıl ulaşmıştır? Bu iddiaları servis eden polis, iddiaların doğru olmadığından habersiz midir? Sanıklar ve savunma avukatları, "gizlilik" gerekçesiyle iddialara ulaşamazken, yukarda adını verdiğim bazı tetikçiler bu iddialara nasıl ve ne şekilde ulaşmıştır? Sorular, sorular...

Böyle bir ortamda aklıma Goebbels düşmesin de ne düşsün?

Sahi, Goebbels'in sonu ne olmuştu?

28 Temmuz 2011 Perşembe

Beyoğlu Belediyesi'nden cevap

Beyoğlu Asmalımescit Sokak'taki son gelişmeler malumunuz.

Konuyla ilgili olarak Beyoğlu Belediyesi bir açıklama yapmış. Böyle bir durumda tartışmanın taraflarından birine yer verip diğerine yer vermemek olmazdı.

Ancak aklıma takılan hala iki soru var:

1. Belediyenin işletmelere ait masa ve sandalyeleri o şekilde götürme hakkı var mı?

2. İşgaliye şartlarını ihlal etmeyen ve işgaliye hükümlerini eksiksiz yerine getiren işletmelerin durumu ne?

Biz sormuş olalım da...

27 Temmuz 2011 Çarşamba

"Asmalı" gidecek, "Mescit" kalacak

Bu aralar Beyoğlu'nda hararetli çalışmalar var. Beyoğlu Belediyesi, zabıtayla, polisle gelip eğlence mekanlarının sokaklardaki masalarını söküyor. Gerekçe "işgaliye ödenmedi", "sınırlar ihlal ediliyor" vs.

O masaların belirli sınırlar dahilinde dışarda bulunması, işgaliye parasıyla mümkün(müş). Yani elbette işgaliye parasını ödemeyen, sınırları ihlal eden ya da her ikisini birden yapan işletmeler bunun cezasını çekmeli, bu konuda belediyeye hak vermek gerek.

Peki bunun yöntemi masaları gelip kamyonlara atıp götürmek midir? O masaları oraya belediye koyduysa hakkıdır ama değilse bunun adı "vandallık" değil midir? Kırılan masaların bedeli kimin cebinden çıkmaktadır? Sorular, sorular...

Elbette asıl konunun ne işgaliye, ne sınır ihlali olduğu hepimizin malumu. İktidardaki zihniyetin temsilcisi belediye, aynı zihniyetin yılmaz bekçileri polisi de yanına alarak, halka, işletme sahiplerine aba altından sopa göstererek, korkutarak mesaj veriyor. "Burada içki içilmeyecek!" Bugün dışarda, yarın içerde!

Ayrıntıya dikkat!


"Biz daha yeni açtık burayı. İşgaliye bile ödeyemedim ruhsatım olmadığından. Bugün gelip işgaliye yatıranların parasını gelip alabileceğini söylediler. Sonra da, ‘Bir daha masa olmayacak’ dediler. Yapacak bir şey yok."(1)
Durmak yok, özgürlükleri kısıtlamaya devam!

(1) http://gundem.milliyet.com.tr/-manav-yapacagim-burayi-/gundem/gundemdetay/27.07.2011/1419132/default.htm

21 Temmuz 2011 Perşembe

Yaz bunalması

Ofisteyim. Hava sıcak mı sıcak. Bilgisayarım açık, bir yandan tablolar, sunumlar, çizimlerle boğuşuyorum.

Boğuşuyorum ama kafam burada değil ki!

Öyle pek kimsenin bilmediği bir bardayım. Ve pek kimse bilmediği için bar bomboş, yalnız ben ve aynı zamanda garsonluk yapan barmen varız. İçerdeki loş ışık, tuğla duvarlara vuruyor. Dışardaki sıcak havaya inat serinliğin keyfini çıkarıyorum. Hafiften kulağıma gelen müzik mayıştırıyor. Ayaklarımı uzatmışım, bir yandan buz gibi biramı yudumluyorum. Belki bir kitap okuyorum, şart değil. An geliyor, çalan müzik bir yerlere dokunuyor, doyasıya ağlıyorum. Aynı zamanda garsonluk yapan barmen görmemiş gibi yapıyor, ben de aynı zamanda garsonluk yapan barmenin bu beceriksizce jestini görmemiş gibi yapıyorum.

Zaman akıp gidiyor.

O bardan çıkıp da ofise dönemiyorum.

19 Temmuz 2011 Salı

Tarih 19.07, saat 19:07

Dünya Fenerbahçeliler Günü kutlu olsun!

"Öylemesine" bir blog...

Hayatın ve gündemin hızına yetişmek mümkün olmuyor. An geliyor gördüğünüz, okuduğunuz, duyduğunuz bir "şey"e dair iki kelam etmek istiyorsunuz. Her ne kadar Facebook, Twitter gibi sosyal ağlar veya forumlar mevcutsa da insanın canı biraz daha rahat olabileceği bir alan çekiyor.

İşbu blog, bu ihtiyacın sonucu.

İçerikte ne olacak? Henüz ben de bilmiyorum ama "alan serbestisi" dahilinde aklıma gelen, paylaşmaya değer ne varsa buraya yazacağım.

Kısaca bu blog, "öylemesine" bir blog.

Hoş geldiniz, hoş geldim.