18 Ağustos 2011 Perşembe

Edebi saçmalamalar - 2

İlkokul 3'e gitmekte olan Berk, Berk'in 2 yaş küçük kardeşi Alper, Alper'in yaşıtı ve adaşı ikinci bir Alper ve Berk'in hem mahalleden hem de sınıftan arkadaşı Serkan, ellerindeki kocaman taşlara sımsıkı yapışmış, kendilerine bakarak pis pis sırıtan ve en küçüğü lise 1'e giden çocuklara öfkeyle bakıyorlardı. Korkmuyorlardı karşılarında duran mahalleli "ağabeyler"den.

Mahalleli "ağabeyler"in farkına bile varmadıkları, varsalar bile umurlarında olmayacak bu gerginlik, en büyükleri Selim'in, ayağının altındaki meşin topu şık bir hareketle kaldırıp sektirirken "tamam ulan, kurun kaleleri" demesiyle dağıldı. Berk, Serkan ve Alperler'in yüzünde güller açtı, sımsıkı yapıştıkları taşları eşit aralıklı kaleler haline getirerek, boş bir alana ve topa sahip her Türk'ün yaptığı şekilde maç düzenine geçtiler.

Berk ve kardeşi Alper babadan Fenerbahçeli'ydi, Serkan'sa Galatasaraylı. Trabzonlu bir ailenin çocuğu olan ve diğer Alper'le karışmaması için diğerleri tarafından pek yaratıcı olmayan bir şekilde "Laz" lakabı takılan ve bunu mutlulukla kabullenen Alper ise memleketinin takımına gönülden bağlıydı. Hepsi de "top oynamayı" çok seviyor, okulda teneffüste, evde nereyi bulurlarsa, şimdiki gibi yaz tatillerinde oturdukları yerin yakınındaki boş arsada, kısaca buldukları her fırsatta ve her yerde; meşin, plastik, ezilmiş kola kutusu demeden her türlü topla bu büyülü oyuna kendilerini kaptırıyorlardı.

Hangisine sorsanız, iyi bir takımdılar. Berk gol atmayı, küçük kardeşi Alper'se gol kurtarmayı seviyordu. Rahatına düşkün olan Serkan, fazla hareket gerektirmediği düşüncesiyle defansta duruyor, Laz Alper'se Karadeniz'in hırçın dalgaları misali hareketli olduğundan ortada durmayı tercih ediyordu. Yani, hangisine sorsanız, 1-1-1 formasyonundan şaşmayan sağlam bir takımdılar.

Selim'in başını çektiği "ağabeyler" ise, yaşlarının getirdiği ergenlik ve hormonlarla futbolu kızlara değişmiş olmalarına rağmen, ilk gözağrılarından yine de vazgeçmiyorlardı. Yaz tatilinin başlamasıyla birlikte, sıcak havalar için güneye göç eden leylekler misali soluğu çoktan Bodrum, Marmaris gibi tatil beldelerinde almış kız arkadaşlarının yokluğunda, yapacak tek aktivite elbette futboldu. Gerçi aileleri, üniversite sınavlarına şimdiden hazırlanmaları gerektiğini söylese de ders çalışmak ve tatil kavramları, üniversitede yaz okuluna kalacakları zamana kadar -her öğrencide olduğu gibi- birbirleriyle aynı cümlede kullanılmaması gereken kavramlardı.

Meşin topu Selim getirmişti ancak akranları İbrahim, Fatih ve Murat, maç yapmak için yeter sayıya ulaşmalarını sağlamıyordu. O nedenle beklemeye karar verdiler çünkü yaz tatilinde mahalledeki her çocuk, annesinden izin alır almaz soluğu maç yapmak üzere burada alırdı. Öyle de olmuştu ama karşılarındaki "ufaklıklar"ı denkleri olarak görmüyorlardı. Kafa kafaya verip kısa bir istişare yapmışlar, sonunda "ufaklıklar"la eğlenmeye karar vererek -pis pis sırıtmaları bundandı- kurdurmuşlardı kaleleri.

Selim, İbrahim, Fatih ve Murat için hangi mevkide oynadıkları önemli değildi. Hiçbiri kalede durmayı sevmezdi sadece, o kadar. O nedenle kalede sürekli değişirler, hücuma hep beraber çıkarlar, savunmaya hep beraber dönmezlerdi, daha doğrusu dönemezlerdi çünkü o yaştaki bir çok çocuğun yaptığı gibi gerek büyüdüklerinin bir ispatı olarak gördüklerinden, gerekse kızlara hava atmak için ailelerinden gizli içtikleri sigaralar kondisyolarını azaltmıştı. Attıkları her deparda eskiye nazaran daha çabuk şişiyor, o nedenle kaptırdıkları her topta defansa dönüyormuş gibi yaparak aktif dinleniyorlardı. Kalede durup, birazdan kaleden çıktığında aynı haltı yiyecek olan ise, bunu bilmesine rağmen sinkaflarla karışık bağırıp dururdu arkadaşlarına.

Kaleye ilk Selim geçti çünkü kaleye ilk geçmek, daha sonra hep ilerde olacağı için avantajdı onun için. En küçükleri olduğundan sigaranın henüz ciğerlerine diğerleri kadar zarar vermediği Murat defansa geçti. Bütün maçlarda olduğu gibi burada da "penaltı bir!" diyerek ilk penaltıyı atma şansını kaçırmayan Fatih ortaya geçti. İbrahim'e mevkii olarak ileri ucun kalmış olması önemli değildi, çünkü söz konusu 1-1-1, ilk hücumda 0-0-3'e dönüşecekti nasıl olsa.

"Ağabeyler", büyüklüklerinin verdiği vakarla topu maça başlamaları için "ufaklıklar"a verdi. Nasıl olsa maçı kazanacaklardı, bu göstermelik hareketin, hatta biraz olsun onları sevindirmelerinin sakıncası yoktu. Fair-play, duydukları, duymuş olsalar bile salladıkları bir terim değildi.

Maç sonunda her rakibe saygı duymasını öğreneceklerdi.

(...devam edebilir... etmeyebilir de...)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder