"Ben ölünce üzülür müsün?"
O ana kadarki koyu sohbetimizi, "o"na moral vermek için yaptığım şaklabanlıkları, kahkahaları bir anda donduran, havada ölüm gibi asılı kalan bir soruydu.
Hastaydı. Durumu çok iyi değildi, biliyordum. biliyordu. Biliyorduk işte ama kimse o malum sonu dillendirmezse sanki hiçbir şey olmayacaktı, hayat normal akışında devam edecekti. Olmadık saatlerde arayacaktı beni, saatlerce birbirimizin sesini biraz daha duyabilmek için daldan dala atlayan konulardan konuşacaktık. Çat kapı gelecek, ağlayacak, dert yanacaktı. Her hafta farklı yerlerde yemekler yenecek, kahveler içilecek, filmler izlenecekti birlikte. Soğuk gecelerde birbirimizi ısıtacaktık. Sevişecektik. Ben tavlada onu yenerken, o da satrançta canıma okuyacaktı. Ne bileyim, daha bir sürü şey işte. Yaşamaya devam edecektik kısaca.
Üstelik şart da koşmuyordu. Yani "ölürsem üzülür müsün?" değil, "ölünce üzülür müsün?" Bir ihtimal üzerinden değil, bir gerçeklik üzerinden soruyordu soruyu.
"Ben... ölünce... üzülür müsün?"
Soru havada asılı duruyordu hala. Birden, bu soruyu hiç düşünmediğimi fark ettim. Dediğim gibi, dillendirmeyince o lanet hastalık yoktu ve o lanet hastalık olmayınca böyle bir şeyi düşünmüyor insan. "Saçmalama, her şey yoluna girecek" diye bağırıp üste çıkmak istedim önce ama işe yaramazdı. Akıllı ve zekiydi, neler olacağını çok iyi biliyordu. Sanki bu onun suçuymuş gibi ona kızmak, bağırmak sadece ve sadece durumu reddetmek demekti. Elbette üzülürdüm, "elbette üzülürüm" demek istedim ama diyemedim. Çok basitçe, kuru kuru bir "üzülürüm" mü? Kabullenmek? Bu kadar çabuk?
Cevap düşünürken sessizliğin farkına vardım. Suskunluğum uzadıkça uzamış, ağzımdan çıkması muhtemel her söz anlamını an be an yitirmişti. Ağlamaya başladım. Ağlanacak zaman mıydı şimdi? Gözyaşlarımın ardından onun gözyaşlarını da seçebiliyordum. Yanına uzandım ve sımsıkı sarıldık birbirimize. Dışarıdan rüzgar uğultusu ve yağmur damlalarının sesi geliyordu.
Öylece uyuyakalmışız.
Uyandığımda yanımda yoktu. Birden içimi bir korku kapladı. Gece kalkmış ve... Yataktan fırlamamla burun buruna gelmemiz bir oldu. "Bize kahvaltı hazırladım" dedi gülerek. İyi görünmemesine rağmen kalan gücünü toplamış olmalıydı. Kendini iyi hissetmeye çalışıyordu belli ki. Korkumu ve endişemi anlamamış, anlamışsa bile açık etmemişti. "Hadi" dedi, "elini yüzünü yıka da sofraya gel. Sana bir sürprizim var."
Sürpriz mi? Sırası mıydı sürprizin? Sürprizleri severim ama bu durumda... Dışarda rüzgar ve yağmur dinmiş, sabah güneşi insanın içini ısıtıyordu.
Televizyondaki pespaye sabah programlarının birinin eşliğinde kahvaltımızı ettik. İzlediğimiz yoktu, ses olsun yeterdi. Uzun süredir böylesine mutlu hissettiğimiz bir kahvaltı etmemiştik. Kısacık bir an için huzur, mutluluk ve geçmiş bir aradaydı. Keyif çayımı yeni doldurmuştu ki "sıra geldi sürprize" dedi. Aklımdan gitmişti bile.
Çantasından bir zarf çıkardı ve bana uzattı. Zarfın içinden kırmızı kalp şeklinde bir kart çıktı. "O"na evlilik teklif ettiğim karttı! Hastalığı ortaya çıkınca evlilik rafa kalkmış, doktorlar ümidi kesince de ailesi kalan günleri birlikte geçirmemize izin vermişti. "Saklamışsın" dedim sesim titreyerek. "Bu o kart değil ki, aynısından. Arkasını oku" dedi.
Kartın arkasını çevirdim ve yüksek sesle okumaya başladım:
"Aşkım, seni her şeyden çok seviyorum ve seninde beni çok sevdiğini biliyorum. Senin için her şeyi yaparım ve seninde benim için yapacağını biliyorum..."
"Dahi anlamındaki de'ler ayrı yazılır" dedim. Güldü. bu aramızda bir espri olmuştu ne zamandır. Bilerek yanlış yazdığını biliyordum. "Okumaya devam et" dedi.
"Bu zamana kadar hep yanımda oldun. Hani diyorlar ya, 'hastalıkta, sağlıkta' diye, işte sağlığımdada yanımdaydın, hastalığımdada. Senden son bir ricam olacak. Belli etmemeye çalışıyorum ama çok acı çekiyorum. Aşkım, beni öldürür müsün?"
Kartı elimde tutamıyordum çünkü elim ayağım titriyordu. Bir yandan da ağlıyordum. "Deli misin? Saçmalama! Mümkün değil." karışımı bir şeyler gevelemeye çalıştım ama beceremedim. O ise gözlerini bana dikmiş, susuyordu.
(...devam edebilir... etmeyebilir de...)
14 Temmuz 2013 Pazar
19 Mart 2013 Salı
Hasan Cemal'in Milliyet'ten "ayrılması"
Hasan Cemal, Milliyet'teki köşesinde 02.03.2013 tarihinde aşağıdaki yazıyı yazar:
Derken yazılarına ara verir Hasan Cemal, daha doğrusu başbakanın talimatıyla ara "verdirilir". 2 haftalık aranın ardından yazdığı yazı 18.03.2013 tarihinde gazetede yayınlanmaz ve 19.03.2013 tarihinde de Hasan Cemal'le Milliyet'in "yolları ayrılır"!
Hasan Cemal'in yayınlanmayan yazısını ise İsmet Berkan bloguna taşır, aşağıda bulabilirsiniz:
Ha, Hasan Cemal ve benzerleri için aşağıdaki ekşi sözlük entry'si "cuk" oturmaktadır, böylelerini pek sevmem. Sevmem ama, bu isim Hasan Cemal de olsa bir gazetecinin "iktidar baskısı" sonucu görevine son verilmesini haklı, doğru ve adil bulamam. Yine de yaşanan son olay, ülkede genelde iktidarın, özelde başbakanın ne kadar eleştiriye tahammülsüz olduğunu, her alanda nasıl baskı uygulandığını bir kez daha göstermek adına faydalıdır.
Bu arada, kendi çıkarları uğruna başbakanın bir dediğini iki etmeyen gazete sahibi patronlar, iş adamlarının yanında Hasan Cemal ve benzerleri bin kat daha değerlidir gözümde, o da ayrı mesele.
* * *
(1)
http://siyaset.milliyet.com.tr/sayin-basbakan-tarihin-eli-yine-omzunuzda-tarih-bazen-yasarken-de-yakalanir-/siyaset/siyasetyazardetay/02.03.2013/1675199/default.htm
(2)
http://ismetberkan.blogspot.com/2013/03/hasan-cemalin-milliyetin-yaynlamadg-yazs.html?spref=tw
(3)
http://eksisozluk.com/entry/32452679
Sayın Başbakan, tarihin eli yine omzunuzda, tarih bazen yaşarken de yakalanır!
Bugün hedef barıştır barışa kilitlenmektir
Barış hedefine kilitlenmek yerine yan yollara saparsak, ormanda ağaçların arasında kaybolursak, resmin bütününü gözden kaçırırsak yazık olur, yanlış olur. “İmralı haberini Milliyet’e kim sızdırdı?” sorusunun peşinden koşturmanın, sabotaj diye feryat etmenin bir yararı yok ki.
Evet, barış zamanıdır, silahlara veda zamanıdır. Silah ve şiddetin kullanım süresi çoktan beri dolmuştur çünkü.
Bundan ötesi çıkmazdır.
Çıkmaz sokak olduğu içindir ki, bugün artık barış koşulları olgunlaşmıştır.Yeterince kan ve gözyaşı akmıştır.
Daha çok acı çekilmesin.
Daha çok insanımız ölmesin.
İnsan hayatından daha kutsal ne olabilir ki.
Onun içindir ki:
Bundan sonrası artık savaşın değil, barış ve demokrasinin derinleşmesidir bu ülkede.
Türklerin de, Kürtlerin de ortak çıkarı gerçek barış ve demokrasiden geçer.
Bundan böyle hedefe kilitlenmek lazım.
Hedef de tek kelimedir:
Barış!
Hedefe kilitlenmek yerine yan yollara saparsak, ormanda ağaçların arasında kaybolursak, resmin bütününü gözden kaçırırsak yazık olur, yanlış olur.
“İmralı haberini Milliyet’e kim sızdırdı?” sorusunun peşinden koşturmanın herhangi bir yararı yok ki.
‘Sabotaj’ı da geçelim, ‘provokasyon’u da...
Bu tavır her şeyden önce gazeteciliğe, mesleğimizin özü olan haberciliğe hiç yakışmıyor.
Şu da söylenebilir:
Bir gerçeği olduğu gibi yansıtan büyük bir haberle ilgili olarak sabotaj diyenlerdir, asıl ‘sabotajcılar’ın değirmenine su taşıyanlar...
Gazete yapmak ayrıdır, devlet yönetmek ayrıdır. İkisi birbirine karıştırılmasın. Kimse de kimsenin işine öyle karışmasın.
Biliyorum, ikisinin arasından geçen çizgi bazen incelir, bazen bu yüzden kıyametler kopar.Amerika’da Domuzlar Körfezi çıkarması, Vietnam Savaşı, Pentagon Belgeleri ve Watergate Skandalı yüzünden ne kıyametler kopmuş, gazeteci milletinin birçok değerli ferdi kaç kez vatan hainliğiyle suçlanmıştı.
Ama sonra o gazeteler ve gazeteciler tarihe geçtiler, haber ve yorumlarıyla barış ve demokrasiye sahip çıktıkları için...
Bu konuyu geçiyorum.
Çünkü hedefin adı barıştır.
Ve bugün tek yol barış hedefine kilitlenmektir.
Daha fazla acı çekilmesin, analar daha çok ağlamasın diyorsak, bu konuda hakikaten samimiysek, o zaman yan yollara sapmayalım ve barışa kurulabilecek tuzakların kaynağına bilerek bilmeyerek su taşımayalım.
Hiç unutmayın.
Tarih, barış yapanları yazacak. Tarihin sayfalarına büyük harflerle geçen onlar olacak.
Buna karşılık, bugün bin bir dereden su getirerek ve cılkı çıkmış klişeleri çığırtarak her Allah’ın günü muhalefet yaptıklarını sananlar ise kendilerine ancak tarihin çöplüğünde yer bulacaklar.
Sonunda hep savaş değil, barış kazanmıştır. Çünkü kutsal olan insan hayatıdır.2011 genel seçimlerinden sonra yazmıştım, “Sayın Başbakan tarihin eli omzunuzda!” diye.
Barış konusunda almış olduğu siyasal risk ve sergilemiş olduğu siyasal cesaret dolayısıyla Başbakan Erdoğan’ı kutlamıştım o tarihlerde.
Bugün de temkinliyim ama risk ve cesaret konusunda kendisini yine kutluyorum.
Şimdi geçmişe dönmenin bugün için bir yararı yok. Ama son iki yıllık kan ve gözyaşı dönemini keşke yaşamasaydık.
Biliyorum, keşkelerle tarih yapılmıyor, yazılmıyor.
Tarih yaşanıyor.
Acılarıyla sevinçleriyle yaşanıyor.
Sayın Başbakan;
Tarih bazen yaşarken de yakalanır.
Tarihin eli bir kez daha omzunuzda.
Barış fırsatı bu kez kaçmasın! (1)
Derken yazılarına ara verir Hasan Cemal, daha doğrusu başbakanın talimatıyla ara "verdirilir". 2 haftalık aranın ardından yazdığı yazı 18.03.2013 tarihinde gazetede yayınlanmaz ve 19.03.2013 tarihinde de Hasan Cemal'le Milliyet'in "yolları ayrılır"!
Hasan Cemal'in yayınlanmayan yazısını ise İsmet Berkan bloguna taşır, aşağıda bulabilirsiniz:
İki haftadır kapalı olan köşemi açarken
Gazetecilik ve gazeteciler üzerine...
Başbakan Erdoğan, Balıkesir’de Milliyet’e dönüp Namık Durukan’ın İmralı Zabıtlarıhaberinden dolayı “Batsın bu gazeteciliğiniz!” dediğinden beri iki haftadır bu köşe kapalıydı.
Tayyip Erdoğan, Balıkesir konuşmasında beni de hedef almıştı. Adımı zikretmemişti ama haberi ve gazeteciliği savunan benim bir cümlemi aynen alıp bana da yüklenmişti.
Ben o cümlede kendi mesleğimin en temel ilkelerinden birini özenle vurgulamıştım. ‘Gazetecilikle memleket idaresi’nin ayrı ayrı konular olduğunu belirtmiş, ikisinin arasından geçen ayırıcı çizgiye işaret etmiştim.
Özeti şuydu:
Demokrasilerde siyasetçi ülke yönetir, gazeteci gazete yapar!
Evet, öyledir.
Demokratik rejimlerde gazeteciliğin sınırlarını özgürlükler ve gazetecilik mesleğinin evrensel ilkeleri çizer; iktidarların bakış açılarıyla milli-gayri milli gibisinden kriterler çizmez.
Gazeteciliğin evrensel ilkeleri içinde, tarifi her zaman kolay olmasa da, hiç kuşkusuzsorumluluk da vardır. Ama bu sorumluluk duygusuyla iktidar odaklarının anladığı ‘sorumluluk’ ille de örtüşmez, örtüşmek zorunda da değildir.
Demokrasilerde gazetecilerle iktidar sahipleri zaman zaman anlaşamaz çatışırlar.
Çok görülür bu durum.
İlişkilerin fena halde gerildiği, bazen kopma noktasına geldiği de olur.
Bu konuda özellikle Amerikan demokrasisinden çok ilginç, renkli örnekler verilebilir.
Şimdi bunları geçiyorum.
‘İmralı zabıtları’ yüzünden Ankara’ylaMilliyet arasında yaşanmış ‘olay’ın perde arkasına bugün için girmek niyetinde değilim. Kişiselleştirmek de istemiyorum konuyu...
Böyle bir ‘olay’ benim başıma ilk defa gelmiyor. Ayrıca, yıllar ve yıllar boyu birçok meslektaşım bu yollardan geçti, geçmeye de ne yazık ki devam ediyorlar.
Belirtmekte yarar var.
Medya-iktidar ilişkileri bu ülkede öteden beri sorunlu olmuştur. Çünkü, siyasal güç odakları her zaman medya ve gazeteci milletini genellikle kendi çektikleri ‘kırmızı çizgiler’le kontrol altında tutmaya çalışmıştır. Bunun için ekonomik, siyasal ve hukuksal aletlerle baskı uygulamıştır.
Hiç değişmemiştir bu.
Medya patronlarının gazetecilik dışındaki alanlarda mevcut ekonomik menfaatleri de iktidarların elini güçlendirmiştir.
Bir başka deyişle:
Kendi işleriyle ilgili olarak medya sahiplerinin Ankara’ya olan ihtiyaçları ya da Ankara’nın ekonomik konulardaki aşırı gücü -Türkiye’de yargı düzeninin ikinci sınıflığıyla da birleşince- siyasal iktidarlar medyayla daha kolay oynamıştır.
Bir de gazeteciliğe bakış vardır, medya patronlarının bakışı...
1990’ların başıydı.
Cumhuriyet gazetesinin genel yayın yönetmeniydim. Türk iş dünyasının en büyüklerinden biri, gazete çıkarmak isterken benim de görüşümü almıştı.
Ben de ona sormuştum:
“Neden gazete çıkarmak istiyorsunuz?Avrupa çapında iyi bir buzdolabı fabrikası, iyi bir televizyon fabrikasıyla bankadan sonra bir de iyi gazeteniz mi olsun istiyorsunuz? Yoksa rakiplerinize karşı Ankara’da, iktidarlar nezdinde yeni bir güç odağı yaratmak için mi gazete çıkarmak istiyorsunuz? Ankara’da kendi iş menfaatlerinizi korumak ve geliştirmek mi, yoksa bir de iyi gazete sahibi olmak mı, hangisi?”
Bu konuyu daha önce de yazmıştım. Ama yukarıdaki sorum bugün de geçerli. Ankara’yla, siyasal iktidarlarla medya arasındaki sorunlu ve kusurlu ilişki yapısı, sanıyorum, dün olduğu gibi bugün de yukarıdaki soruda düğümleniyor.
Ama yalnız bu değil.
Bir de ‘gazeteci milleti’nin, özellikle ‘gazeteci eliti’nin iktidar-medya ilişkilerini rayından saptıran ya da rayında tutamayan rollerini de akılda tutmak lazım.
Yöneticiler -ve önde gelen yazarlar- bu ülkede gazeteciliği güç odaklarına karşı olduğu kadar patronlara karşı, hatta patronlara rağmen savunmakta da başarılı olamadılar. Bunun için kendi aralarında mesleki nitelik taşıyan güçlü ortak platformlar oluşturamadılar.
Bu noktayı özellikle vurguluyorum.
Bu konuda, benim de 45 yıllık gazetecilik mesleğimde zayıf notlarım vardır.
Ayrıntıya girmiyorum.
Şimdilik girmek de istemiyorum.
İktidar-medya, iktidar-gazeteci, gazeteci-patron ilişkilerinde taşların yerli yerine oturabilmesi için, hiç kuşkusuz, gazeteci milletinin de mesleki görev ve sorumluluğu vardır.
Bu noktayı gözardı etmeyelim.
Olan biteni, eli kolu bağlıymış gibi ya da kendisini ilgilendirmiyormuş gibi seyretmek, yani kayıtsız ya da nemelazımcı tavır, demokrasi ve hukuk devletinin bu ülkede ikinci sınıflığa mahkum olmasında önemli rol oynamıştır.
Gazetecilik bayrağını ne kadar yüksekte tutarsak, kendi mesleğimizin bağımsızlık ve özgürlüğüne ne kadar sahip çıkarsak, Milliyet’in başarılı Genel Yayın YönetmeniDerya Sazak’ın deyişiyle inadına gazetecilikçizgisinde ne kadar yürüyebilirsek, bu ülkede demokrasi ve hukuk çıtası da o kadar yükselir.
Bu konu, Türkiye’nin ‘Kürt sorunu’ylailgili olarak bugün geçmekte olduğu hayati dönemde çok daha büyük bir önem taşıyor. Demokratik hukuk devleti çıtası ne kadar yükselirse, bu ülkenin barış ve huzur kapısı o kadar açılır.
Biz gazeteciler mesleğimizi ne kadar iyi yaparsak... Gazeteci gazeteciliğini, patron patronluğunu, siyasetçi siyasetçiliğini ne kadar iyi bilirse... Hiç kuşkunuz olmasın, herkesin kafası rahat eder, herkes daha huzura varır ve bu ülkede demokrasiyle barışın taşları çok daha çabuk yerli yerine oturur.
Mesleğini çok uzun yıllardır gerçekten seven bir gazeteci olarak herşeye rağmen, birçok olumsuzluğa rağmen geleceğe umutla bakıyorum.
Bu açıdan duygu ve düşüncelerim özellikle son iki haftada yaşadıklarımla daha bir güç kazandı diyebilirim.
Hadi, işimize bakalım.
İşimizi daha iyi yapalım.
İki haftalık mecburi aradan sonraki ilk yazımı noktalarken, daha iyisini yazabilirdim diye de düşünmeden edemiyorum doğrusu... (2)
Ha, Hasan Cemal ve benzerleri için aşağıdaki ekşi sözlük entry'si "cuk" oturmaktadır, böylelerini pek sevmem. Sevmem ama, bu isim Hasan Cemal de olsa bir gazetecinin "iktidar baskısı" sonucu görevine son verilmesini haklı, doğru ve adil bulamam. Yine de yaşanan son olay, ülkede genelde iktidarın, özelde başbakanın ne kadar eleştiriye tahammülsüz olduğunu, her alanda nasıl baskı uygulandığını bir kez daha göstermek adına faydalıdır.
10 numara akp yandasi bu adamin milliyet gazetesinden atilmasi soz konusuymus. erdogan demiroren talimat vermis, hasan cemal ve can dundar'in yazilarina son verin diye. derya sazak razi olmayinca ikisinin de yazilarina ara verilmesi kararlastirilmis. ya da kendi yazdigi gazete de dahil, yalaka basin agziyla soyleyelim "basbakan talimat verdi, hasan cemal birakiyor".
once aciktan muhalifler atildi, herkes normal buldu. bunlar cogunlukla kemalist'ti veya solcuydu. ardindan nuray mert, banu guven gibi hem nalina hem mihina vuranlar atildi. sira hasan cemal gibi her asamada hukumete destek olmus, sendikalar teror orgutu sayilirken, ogrenci gruplari teror orgutu sayilirken sureci gormezden gelen, aksine sureci demokratiklesme olarak teshis edip alkislayan, yargiyi akp'ye tam teslim eden 12 eylul referandumunda destek verenlere geldi.
"liberal", turkiye'de bilindigi gibi yapisi itibariyla muhalif olamayan insanlara deniyor. cuneyt ulsever gibi gercekten liberal olup da ilkeli olanlar da kovulanlarin arasina katiliyor. ama bir de cogunlugu olusturan kerameti kendinden menkul her donemin adami liberaller var. misal bu adamlar 28 subat'a karsi cikiyorlardi degil mi? simdi hepsi agliyor "ah ne zor bir donemdi" diye. o donemde askerin siyasette etkisini elestirmistir mesela hasan cemal dogrudur. ama liberal oldugundan mutlaka sistem ici birilerine yanasmak zorundadir. haliyle o donemde demirel'in tavrini alkislayan onlarca yazi da yazarlar. demirel'in demokratik tavrini overler, hukumet de yanlis adimlar atiyordur vs vs.
yillardir da hukumetin en buyuk destek ayaklarindan biri oldular. her laflarina "ak parti doneminde vesayet rejiminin sona ermesi icin atilan adimlar yadsinamaz" diye basladilar. insanlarin gordugu baskiyi, gittikce artan istibdati, mezhep ayrimciligini gormezden geldiler.
tabi liberaller dinciler gibi bir yola tam olarak bas koymazlar. akilli olduklarindan arada da elestirirler. ama orana dikkat ederler, bir elestiri yazisi yazacaksa mutlaka sonunda bir chp'ye sallar. aman yoksa bunlara da "endiseli modern" falan derler degil mi? es kaza elestireceklerse, ardindan 3 gun overler. basbakan'dan azari yiyince utanmadan ilk yazisinda hukumeti ovguye bogar, goze girmek icin ulkenin modern insanlarinin aslinda ne kadar bagnaz oldugunu ispatlayacak polemiklere girerler.
liberalleri taniyoruz. mayalarini biliyoruz. hasan cemal de yazilarina ara verir. sonra doner, hic bir sey olmamis gibi yazar, baris sureci, ak parti doneminde biten vesayet donemi, sivillesme, avrupa birligi... yazar da yazar. ama ahlakli ve direngen bir tutum sergilemezler.
gunun birinde bu adamlar iktidardan gitsin bu sefer baslarlar "o donemdeki hatalari da biz elestirdik" diye. diyorum ya adam liberal. ne yapacaksin, elini tasin altina koyacak degil ya. (3)
Bu arada, kendi çıkarları uğruna başbakanın bir dediğini iki etmeyen gazete sahibi patronlar, iş adamlarının yanında Hasan Cemal ve benzerleri bin kat daha değerlidir gözümde, o da ayrı mesele.
* * *
(1)
http://siyaset.milliyet.com.tr/sayin-basbakan-tarihin-eli-yine-omzunuzda-tarih-bazen-yasarken-de-yakalanir-/siyaset/siyasetyazardetay/02.03.2013/1675199/default.htm
(2)
http://ismetberkan.blogspot.com/2013/03/hasan-cemalin-milliyetin-yaynlamadg-yazs.html?spref=tw
(3)
http://eksisozluk.com/entry/32452679
13 Şubat 2013 Çarşamba
Edebi saçmalamalar - 3 (SARI-SİYAH BİR HİKAYE)
Üniversiteye yeni başlamışız. Çevremiz henüz dar, o yüzden lisede 7 sene birlikte okuduğumuz arkadaşlarla birbirimize sarılıyoruz fırsat buldukça.
O arkadaşlardan Orhan bir ders arasında sordu:
"Abi, bir şey soracağım. Sen liseye başladığımız ilk gün okulun marşını söylüyordun. Nereden biliyordun?"
E yuh ama Orhan! 7 sene içinde mi tuttun bunu?
"Babam da bizim okuldan, o öğretmişti bana."
Babam, Sakarya Marşı'yla birlikte hayatımdaki sarı-siyah kavramların sayısını ikiye çıkartmıştı. Öncesinde başka bir sarı-siyah sevdam vardı, ki onu da hayatıma sokan babamdı.
Gırgır!
Hayır, süpürge olan değil. Bugün bile gazete bayiilerinde ismini görebileceğiniz mizah dergisi olan. (Ama yalnızca ismini çünkü "o" Gırgır, 1980'lerin sonu, 1990'ların başında bir gece yarısı ruhunu kaybetmişti. O da ayrı bir hikaye.)
Henüz okuma yazma bilmeyen ama sayesinde okumayı okula gitmeden söken ben, o çocuk halimle çoğu esprileri anlamadan iple çekerdim babamın her hafta eve Gırgır'ı getirmesini. Pek hatırlamıyorum, annemle babam anlatıyor, defalarca okuturmuşum babama dergiyi. Bazen atlarmış ya da eksik okurmuş babam, "o öyle değildi" diyerek kaçırmazmışım.
Sonra sonra esprileri anlamaya, yazar-çizer tayfasını tanımaya başladım. Kimler yoktu ki? Oğuz Aral, Tekin Aral (daha çok Fırt'taydı o), İlban Ertem, Nuri Kurtcebe, Bülent Arabacıoğlu, Latif Demirci, Atilla Atalay, Hasan Kaçan, Ergün Gündüz, Sarkis Paçacı, Galip Tekin, Ramize Erer, Özden Öğrük... Şimdinin gençleri pek bilmez, Utanmaz Adam'ımız, Avanak Avni'miz, Bülent Arabacıoğlu'nun çizdiği orta sayfamız, Hasan-Ergün'ümüz, Mort Walker'in çizdiği Hasbi Tembel Er'imiz (ki dergideki tek yabancı işti), Eşek Herif'imiz, Muhlis Bey ve Yavlum Mithat'ımız, Galip Tekin'den fantastik öykülerimiz, İlban Ertem'den, çizgi romanlarımız, Gaddar Davut'umuz, Biraz Da Savaşalım'ımız, Çılgın Bediş'imiz, Hafiyesi Mahmut'umuz, En Kahraman Rıdvan'ımız ve daha neler nelerimiz vardı!
Tabii en arka sayfada amatörlerimiz ve içerde Oğuz Aral'ın amatörlere işin tekniklerini anlattığı, "gereksiz taramalardan kaçın"malarını tembih ettiği Çiçeği Burnundakiler'imiz.
Bizler şanslıydık be! Tek kanal TRT'imiz vardı, o da siyah-beyaz. Eve telefon bağlatmak bile başlı başına olaydı. Oyun oynamak için bir arkadaşla bir araya gelmek yeterdi. Bir de top, bakkaldan alınma, plastik, çoğu zaman akşamı görmeden patlayan. Saklambaç oynardın, saklambacın kukalısını oynardın, sayınız fazlaysa yakar top, bizden size kim düşer, yağ satarım bal satarım... Ucuzun ucuzu oyuncak arabalarla -ya da kızsanız bebeklerle- sabahtan akşama oynardınız sıkılmadan. Misketler olmazsa olmazıydı bir çocuğun. Hiç bir şey yok mu? Bazen büyükçe bir çivi yeterdi hava kararana kadar kendinizi kaybetmenize. Annenizin "hadi artık"ları istemeden sürüklerdi ayaklarınızı eve. En büyük lüks lunapark olurdu. Varsın olmasındı sayısını bilmediğimiz kanallarımız, 3D, HD falanlarımız. Olmasındı akıllı, dokunmatik, göt cebi telefonlarımız. Playstation, X-Box falan da neydi? AVM ise alelade yan yana gelmiş 3 harfti anca. Hayat bu kadar acımasız değildi daha, teknolojinin esiri olmamıştık bu denli, insanlar plazalarda öğütülmeye başlamamıştı henüz. Zaten plaza nedir, onu da bilmiyorduk ki.
Sonra saatli maarif takvimlerinin yapraklarını kim, kaçar kaçar ve nasıl bir hızla kopardıysa artık...
Sarı-siyah'ın okul olanı biteli 20 sene olmuş ama gönül bağı baki. Dergi olanınınsa içine sıçılalı 20 seneden fazla. Olsun. O günlerin "çiçeği burnundakiler"i bugünün mizahçılarını yetiştirdiler. Mizah anlayışı değişse de gülecek karikatürlerimiz, yazılarımız var hala.
Ama istisnasız hepsi tek ismi "baba" bilir.
Oğuz Aral.
Oğuz Aral, bir 26 Temmuz günü aramızdan ayrıldığında sarı ve siyah renkler hafif solsa da, o renklerin anlamı hala büyüktür benim için.
Ve benim "baba"m... Hayatıma o iki rengi sokan adam... 1940 yılının 26 Temmuz günü yemiştir kıçına ilk şaplağı ebesinden.
O arkadaşlardan Orhan bir ders arasında sordu:
"Abi, bir şey soracağım. Sen liseye başladığımız ilk gün okulun marşını söylüyordun. Nereden biliyordun?"
E yuh ama Orhan! 7 sene içinde mi tuttun bunu?
"Babam da bizim okuldan, o öğretmişti bana."
Babam, Sakarya Marşı'yla birlikte hayatımdaki sarı-siyah kavramların sayısını ikiye çıkartmıştı. Öncesinde başka bir sarı-siyah sevdam vardı, ki onu da hayatıma sokan babamdı.
Gırgır!
Hayır, süpürge olan değil. Bugün bile gazete bayiilerinde ismini görebileceğiniz mizah dergisi olan. (Ama yalnızca ismini çünkü "o" Gırgır, 1980'lerin sonu, 1990'ların başında bir gece yarısı ruhunu kaybetmişti. O da ayrı bir hikaye.)
Henüz okuma yazma bilmeyen ama sayesinde okumayı okula gitmeden söken ben, o çocuk halimle çoğu esprileri anlamadan iple çekerdim babamın her hafta eve Gırgır'ı getirmesini. Pek hatırlamıyorum, annemle babam anlatıyor, defalarca okuturmuşum babama dergiyi. Bazen atlarmış ya da eksik okurmuş babam, "o öyle değildi" diyerek kaçırmazmışım.
Sonra sonra esprileri anlamaya, yazar-çizer tayfasını tanımaya başladım. Kimler yoktu ki? Oğuz Aral, Tekin Aral (daha çok Fırt'taydı o), İlban Ertem, Nuri Kurtcebe, Bülent Arabacıoğlu, Latif Demirci, Atilla Atalay, Hasan Kaçan, Ergün Gündüz, Sarkis Paçacı, Galip Tekin, Ramize Erer, Özden Öğrük... Şimdinin gençleri pek bilmez, Utanmaz Adam'ımız, Avanak Avni'miz, Bülent Arabacıoğlu'nun çizdiği orta sayfamız, Hasan-Ergün'ümüz, Mort Walker'in çizdiği Hasbi Tembel Er'imiz (ki dergideki tek yabancı işti), Eşek Herif'imiz, Muhlis Bey ve Yavlum Mithat'ımız, Galip Tekin'den fantastik öykülerimiz, İlban Ertem'den, çizgi romanlarımız, Gaddar Davut'umuz, Biraz Da Savaşalım'ımız, Çılgın Bediş'imiz, Hafiyesi Mahmut'umuz, En Kahraman Rıdvan'ımız ve daha neler nelerimiz vardı!
Tabii en arka sayfada amatörlerimiz ve içerde Oğuz Aral'ın amatörlere işin tekniklerini anlattığı, "gereksiz taramalardan kaçın"malarını tembih ettiği Çiçeği Burnundakiler'imiz.
Bizler şanslıydık be! Tek kanal TRT'imiz vardı, o da siyah-beyaz. Eve telefon bağlatmak bile başlı başına olaydı. Oyun oynamak için bir arkadaşla bir araya gelmek yeterdi. Bir de top, bakkaldan alınma, plastik, çoğu zaman akşamı görmeden patlayan. Saklambaç oynardın, saklambacın kukalısını oynardın, sayınız fazlaysa yakar top, bizden size kim düşer, yağ satarım bal satarım... Ucuzun ucuzu oyuncak arabalarla -ya da kızsanız bebeklerle- sabahtan akşama oynardınız sıkılmadan. Misketler olmazsa olmazıydı bir çocuğun. Hiç bir şey yok mu? Bazen büyükçe bir çivi yeterdi hava kararana kadar kendinizi kaybetmenize. Annenizin "hadi artık"ları istemeden sürüklerdi ayaklarınızı eve. En büyük lüks lunapark olurdu. Varsın olmasındı sayısını bilmediğimiz kanallarımız, 3D, HD falanlarımız. Olmasındı akıllı, dokunmatik, göt cebi telefonlarımız. Playstation, X-Box falan da neydi? AVM ise alelade yan yana gelmiş 3 harfti anca. Hayat bu kadar acımasız değildi daha, teknolojinin esiri olmamıştık bu denli, insanlar plazalarda öğütülmeye başlamamıştı henüz. Zaten plaza nedir, onu da bilmiyorduk ki.
Sonra saatli maarif takvimlerinin yapraklarını kim, kaçar kaçar ve nasıl bir hızla kopardıysa artık...
Sarı-siyah'ın okul olanı biteli 20 sene olmuş ama gönül bağı baki. Dergi olanınınsa içine sıçılalı 20 seneden fazla. Olsun. O günlerin "çiçeği burnundakiler"i bugünün mizahçılarını yetiştirdiler. Mizah anlayışı değişse de gülecek karikatürlerimiz, yazılarımız var hala.
Ama istisnasız hepsi tek ismi "baba" bilir.
Oğuz Aral.
Oğuz Aral, bir 26 Temmuz günü aramızdan ayrıldığında sarı ve siyah renkler hafif solsa da, o renklerin anlamı hala büyüktür benim için.
Ve benim "baba"m... Hayatıma o iki rengi sokan adam... 1940 yılının 26 Temmuz günü yemiştir kıçına ilk şaplağı ebesinden.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)